bannerbanner
Zamanın Kalbi
Zamanın Kalbi

Полная версия

Zamanın Kalbi

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
4 из 5

Sakin görünüşü yerine geri dönmeden önce bir an için soğukkanlılığını kaybederek, “rahibelik güçlerin zayıf ve eğitilmemiş, yoksa nasıl rahibe olduğunu bildiğimi anlardın” deyip, neredeyse ona tısladı. “Sana güç kazanmanın yanında eksik olan… dövüş sanatlarını öğreteceğim.”

Kyoko için, son söylediği şey neredeyse hakaret gibiydi. Düşünmeden hareket etmesiyle bilinen kız neredeyse onunla yüz yüze gelecek şekilde eğildi ve bundaki istihza ağırdı. “Belki gerçek gücümü gizliyorumdur ve bunu hak edecek bir hedef bulduğumda salarım.” Öfke onu korkusuz yapıyordu, veya aptal, şu anda hangisi olduğuna emin değildi.

Kyou, dudaklarını onunkilere değdirerek daha da yakına eğildi, böylece sıcak nefesi kızın dudaklarını okşayabiliyordu. Karanlık bir sesle fısıldadı, “rahibe.”

Bölüm 4 "Dikkatini Ver"

Kyoko, aniden ona karşı hissetmemesi gereken bir heyecan hissederek kendini geri çekti. Burada bir şeyler oluyordu ve kendisi bunu bilebilecek son kişi gibiydi.

Alt dudağını ısırıp Kyou’nun yarattığı gıdıklayıcı histen kurtulmayı umarak, gergin bir sesle “cevaplara ihtiyacım var” diye fısıldadı. Sinir sisteminden hızla geçmeye kararlı, nefes kesici ürpertilerden hemen kurtulabilmeyi diledi.

Kyou, kızın kokusunu içine çekerek ve aniden kanının ısındığını hissederek arkasına yaslandı. Küçük bedeninin titrediğini görmüştü, ama tiksinerek değil. Aşağı doğru bakarken, kızın kollarındaki tüylerin ürperdiğini görünce neredeyse sırıtıyordu.

Hafif kibirli bir ses, “neden güçlerini bastırıyorsun? Geçmiş tekrarlanmadan önce çevrende olup bitenlerden haberdar olman gerekiyor.” dedi.

Kyoko yutkundu, gerginleşerek “bununla ne demek istiyorsun?” diye sordu.

“Okulda ölümsüzlerin olduğunun farkındasın, değil mi?” Gözleri, Kyoko’nun daha önce hiç görmediği bir şeyle parlıyordu ve sesi onaylamıyormuş gibi sertti. “Biz konuştuğumuz sırada iblisler etrafımıza yaklaşıyor.”

Kyoko’nun gözleri açılıp kapandı. Onunla oynuyor muydu? Öfkeli bir alayla, “seni burada koruyucular ve iblisler olduğunu düşünmeye iten nedir?” diye sordu.

Kyou, göz açıp kapayıncaya kadar onu kolundan tutup kaldırdı, yüzünü iki santimetrelik bir mesafeyle onunkinin üzerine eğdi. Öfkeyle gürledi, “dikkatini ver.”

Kyoko gördüğü şeye inanamayarak gözlerini kırptı. Önünde dikilen şey bir saniye önce onunla konuşan kişi değildi. Anormal derecede parlak, öfkeli, altın rengi gözlere ve onların altındaki küçük bembeyaz azı dişlerine bakıyordu, ve şu anda farkında olmadan kolunu tırmalayan pençeleri hissedebiliyordu.

Saçı, az önce olduğunun iki katı kadar uzamıştı ve adeta onayını bekliyor gibi etrafında salınıyordu. Kyoko, korku dolu bir viyaklamayla kendisini ondan kurtarıp, yalnızca adamın tehditkar bir adım daha atmasını sağlayan bir biçimde hızla bir adım geriledi.

Kekeleyerek, “sen koruyucu musun?” diye geveledi.

Öfkesinin geçtiğini hissettiğinde bile onu izleyerek, “ve sen de bunu zaten bilmesi gereken rahibesin” diye tısladı.

Kapıya koşmak için döndü ve güçlü kolların kendisini arkadan sardığını hissettiğinde aniden bağırdı.

Çabaladıkça, Kyou’nun bedeni çevresinde sıkılaştı. Kendisinden kaçmaya çalışıp, havayı tekmeleyen kızı yukarı kaldırdı. Kendisinden kurtulmaya çalışmasının faydasız olduğunu anlaması için ona yeterince zaman vererek, dudaklarını kulaklarının yanına yaklaştırıp, “kendini bu kollardan kurtaracak güce ulaşana dek kalacaksın rahibe” diye fısıldadı.

Sonra onu sadece, hafifçe sıçrayarak yerleşeceği dolgun koltuğa atmak için tekrar havaya kaldırdı. Şimdi tekrar yüz yüzeydiler, Kyoko ona öfkeyle bağırdı ve görünüşü az önce konuştuğu adama dönünce gözlerini kırpıştırdı.

Elini yumruk yaparak öfkeli bir şekilde ona baktı, “ne haltlar dönüyor?”

Kyou sakin bir şekilde önünde duruyordu, tek fark bu sefer gözlerinin parlıyor olmasıydı, “burada kalacaksın.” Ona doğru eğildi, “seni eğitmeme izin vereceksin.” Ellerini, onu kapana ksıtıracak biçimde koltuğun arka kısmına yerleştirdi, “ve bu sefer hiçbir şeyi kurban vermeden kazanacaksın.” Şimdi memnuniyetsizlik gösteren son sözleri tıslayarak çıkarırken burnu neredeyse kızınkine değiyordu.

Kyoko, ateşili bakışlarına karşılık vererek, adam izin verdiği ölçüde arkasına yaslandı, ama hala ondan kendisine doğru gelen bir tehdit hissetmiyordu. İnsan olmasa bile, onu incitmeye niyeti yoktu. Az önce ne söylediğini fark ederek kaşlarını çattı.

“Bu sefer mi?” Sesi yumuşaktı, “bu sefer ile ne demek istiyorsun?”

Kyou derince içini çekti, “sen unutmuş olabilirsin, ben unutmadım.” Kızın kokusu onu sardı ve unutulmuş kalbinin etrafında ağrıyan aynı sızıyı hissetti, ama onun gerçeği bilmesi gerekiyordu, “geçmişte birlikte savaştık rahibe, ve bunu tekrar yapmak zorunda kalacağımız vakit yaklaşıyor.”

Kyoko’nun gözleri bir an yumuşadı, “kimsin sen?”

“Senin koruyucun. Kyoko, Koruyucu Kalp Kristali’ni bu dünyaya geri getirmek için anılarını feda ettiğin için unuttuğunu biliyorum.” Bakışlarıı onunkini aradı ve sesi hafif bir fısıltıya dönüştü, “bana güvenmelisin.”

Yalnızca kendisini korkutmaya çalışmış olsa da, söylediği her şeyde ona güvenmesini istiyordu. “Ben… güveniyorum.” Bu kelimeleri söyler söylemez kendisini onun kollarında buldu. Önce kasıldı, ardından kendisini saran sıcaklık örtüsünü hissedince dingin bir kafa karışıklığı içinde kendisini bu sarılışa bırakarak rahatladı.

Kyou buna engel olamıyordu. Çok uzun süredir reddedilme endişesi taşıyordu ve bu sözleri duymak, gergin omuzlarından dünyanın yükünü kaldırmıştı. Burnunu saçlarına sürterek kendisini kokusuyla sararken, kızı kendine çekti.

Bir anlık zayıflıkla, “bu defa kal” diye fısıldadı.

Kyoko sözleri ve kollarındaki şefkati hissedebiliyordu, yine de birkaç dakika önce ödünü koparan oydu ve şimdi onu, hayatı kendisine bağlıymış gibi tutuyordu. Ondan korkma ile uzanıp pürüzsüz yanağını okşama isteği arasında kalmıştı.

Soracak çok şeyi vardı ve adamın göğsünün üzerinde mırıldanarak, “unuttuğumu söylediğin şeyleri hatırlamak istiyorum. Ne bilmem gerekiyor?” diye sordu.

Kyou, henüz gerçek dünyaya dönmek istemeyerek altın rengi gözlerini kapattı… ait olduğu yerde… kollarında iyiydi. Kızı iç çekerek, isteksizce koltuğa bıraktı ve yanına oturdu.

Kyou, ellerini aşırı uzun kaküllerinin arasından geçirerek öfkeli içgüdülerini bastırabilmek için derin bir nefes aldı. Arzularını sakinleştirerek önündeki duvara odaklandı ve ona bilmesini istediği şeyleri anlatmaya başladı. Bir şeyi duymak onu hatırlamakla aynı şey değildi.

“Yardım alacaksın. Buraya senin geldiğin gibi bursla gelen bütün insanları senin için getirdim. Onlar seni hatırlamıyor, sen de onları, ama o zaman seninle beraber savaşmışlardı, ve zamanı gelince tekrar seninle savaşacaklar,” sesi geçmişin hatıralarından bir ize bağlanmıştı.

Kyoko’nun gözleri, ona neden bu kadar kolayca inandığını merak ederek büyüdü, “Suki ve Shinbe mi?” diye sordu.

Kyou başıyla onayladı, “onlarla tanıştığını görüyorum. Evet, onlarla çok yakındın, seni hiç kimsenin korumadığı gibi koruyan Toya’ya da.”

“Toya mı?” Bir kaşını kaldırdı, “Şaka yapıyor olmalısın.” Ardından zihninden ekledi, ‘benden hoşlanmıyor bile.’

Kyou isteksizce iç çekti, “Toya bu hayatta hiç değişmedi, ve hala geçmişteki kötü, katı kalpli genç. Ama evet, seni öç alma duygusuyla korudu ve eğer öyle bir ihtiyaç hasıl olursa senin için ölür.”

Kyoko kaşlarını çattı, “o hatırlamıyor mu?” doğruyu söylüyor gibiydi ve hafızasının bir kısmını kaybettiğini bilmesi bunu mantıklı yapıyordu. Gözleri, bu bilgileri geri almak için onunkileri aradı.

Kyou hafifçe başını salladı, “seninle geri gelmeyen tek kişi benim. Bu yüzden ne olduğuna dair hatıraları geri verecek tek kişi de benim. Toya benim kardeşim olduğunu bile hatırlamıyor.”

Kyoko, bu kafa karışıklığı karşısında içini çekti, “kardeş mi? Hatırlayan tek kişinin sen olmasını sağlayacak ne oldu?”, bunu bilmesi gerekiyordu.

“Bir savaşta, dünyamızdaki kötülüğü yenip Koruyucu Kalp Kristali’ni kurtarmak için, bütün hatıralarından vazgeçtin. Aynı anda kristalden, herkesi tekrar görmeyi de diledin. Onları kaybetmek istemiyordun. Sen bir anda ortadan kaybolduğunda… herkes kayboldu… düşman da dahil. Onları bilmeden, kendinle beraber… buraya getirdin.”

Üzülerek içini çekti, “ben etrafıma, kendimi böyle dileklerden koruyan bir büyü yapmıştım.” Anıları tekrar yaşıyormuş gibi gözleri uzaklara daldı.

“Herkesi seninle beraber götürdün ve bunu bilmiyordun bile. Beni geride bırakarak, hepsi senin zamanında, burada yeniden doğdu.” Gözleri kızınkilere odaklanıp kenetlendi. “Yani hayatta kaldım ve seni bekledim. Zamanı geldiğinde beni bırakan herkesi bir araya getirdim. Şimdi kendinle beraber kristali de getirdin ve kötülük onu istiyor…” sesi karardı, “… kötülük şimdiden seni aramaya başladı ve ben buna izin vermeyeceğim.”

Kyoko, anlamaya çalışarak başını eğdi, “yani, benimle aynı şekilde buraya gelmiş olan herkese güvenebilir miyim?” Adam onayladı ve Kyoko devam etti, “onlar bununla ilgili herhangi bir şey biliyorlar mı?”

Kyou başını salladı, “bir bağ hissedecekler ve bu gelişecek, ama bunun dışında geleceği bilemem, yalnızca geçmiş. Seni o zaman korudukları gibi koruyacaklar. Yapmak için doğdukları şey bu… varoluşlarının nedeni.”

Sözlerinin doğruluğu kendisine de uygun gelmeyerek gözlerini hemen ondan uzaklaştırdı. “Hala biraz zamanımız var, ama şimdilik rahibe güçlerini saklamayı bırakmanı ve çevrende olup bitenlerden haberdar olmanı istiyorum. Gözüm üzerinde olacak, Toya’ya da seni yakından izlemesini söyledim.”

Kyoko, hakkında bir şeyler hatırlamaya çalışarak onu yakından izledi. Adam kendisini çok iyi tanıyormuş gibi duruyordu. Gözlerine derin derin bakarak merakla fısıldadı, “ne kadar yakındık?”

Kyou kasılıp ondan uzaklaşmadan önce, altın sarısı gözbebeklerinden gizli bir sevgi dalgası geçti. Soğuk dış görünüşü yerine tekrar otururken kapıya ve ardından hızla tekrar ona bakarak homurdandı. “Kendi yöntemleriyle hatırlayacakları için sana söylediklerimi onlara tekrarlama.”

Kapı sertçe çalındığında Kyoko sıçradı, ardından izin verilmeden açıldı. Toya, kızın güvenliği için endişe etmeye başlamış ve hiçbir şeyden değilse de Kyou’nun gösterebileceğini bildiği soğukluğundan onu korumak için araya girmeyi düşünmüştü. Girer girmez bakışları kıza çekildi.

Hala bir şeylerin doğru olmadığını hissederek gözbebekleri gümüş renginde parladı, “evet, bakıyorum konuşmasını canlı bitiriyor.” “Eğer Kyoko ile konuşman bittiyse, Suki dışarıda onu bekliyor.” Toya, gözbebeklerinde parlamaya başlayan gümüş benekleri fark etmeden gözlerini Kyou’ya indirdi.

Kyou, her zamanki boş bakışıyla Toya’ya döndü ve başıyla sessizce onayladı.

Kyoko artık hislerini kullanabildiği için sıcak bir şekilde Toya’ya baktı, öyle değilmiş gibi davransa bile kendisi için endişelendiğini söyleyebilirdi.

Kyou’nun sözleri tekrar aklına geldi, ‘senin için canını verirdi.’

Kyou, onun Toya karşısında gevşemesini izledi ve bakışlarının dertleşmesine neden olan, belirsiz ama tanıdık bir özlem hissetti. Bu duyguyu iyi hatırlıyordu ve gözleri, gümüş koruyucuya dönerek kısıldı. Kızın, kardeşiyle her zaman, diğerleriyle paylaşmadığı bir bağı mı olmuştu?

Kyoko ayağa kalktı, başıyla Kyou’ya hoşça kal işareti yapıp Toya’nın göremeyeceği gizli bir gülümseme gönderdi, ardından Toya’ya dönüp ona en tatlı gülümsemelerinden birini bahşetti. “Hadi, Suki’yi bekletmeyelim.” Toya’yı orada sıcak bir hisle bırakarak kapıdan çıkıp gitti. Sadece gülüşünün verebileceği bir histi.

Toya bu sıcak histen kurtulmak için başını salladı, sonra kendisini dikkatle incelediğini fark ederek Kyou’ya sertçe baktı. Cevap alamayacağını bilerek sert bir sesle “ne?” diye sordu. Zaman harcamaya değmeyeceğine karar verip kapıyı arkasından çarparak çıktı ve Kyoko’ya yetişmek için koştu.

Kyoko, aceleyle koridorda yürürken Toya’yı arkasından izledi. Kyou’dan uzaklaşmak için acele ediyor olmalıydı. Koruyucu olduğunu düşünerek, ona yetişmek için, zahmet çekmeden hızlanarak kendi kendine güldü. Kendisinin kim olduğu hakkında bir fikri olup olmadığını merak ederek düşünceleri gölgelendi. Bildiğini düşündü, yoksa ona böyle gülümsemezdi.

Kyoko, Toya’nın kendisine merdivenlerin başında yetişeceğini biliyordu, çünkü onu arkasında hissediyordu. Evet güçlü aurasını hissedebiliyordu, ama bu Kyou’da hissettiğinden biraz daha farklıydı. Sadece bir saniye için gözlerini kapattı. Kyoko, aurasını ararken, ne kadar kaba davrandığının bir önemi olmadığına karar verdi, aslında aurası çok sıcaktı ve diğer şeylerin yanında… korunuyor hissetmesini sağlıyordu.

Toya’nın, Kyou’dan daha genç olması gerektiğini anlamıştı, ama aynı zamanda içindeki gizli gücü de hissedebiliyordu. Dokunulursa, bir kalp atışı süresinde Toya’nın abisini gölgede bıraktıracak bir güç… yine de ikisinin de bunun farkında olduğuna dair şüpheleri vardı. Kyoko güçlerini kullanmanın tadına varıyordu, artık onları tekrar açığa çıkarmıştı.

“Ee…” adama döndü, “Suki ve Shinbe nerede?”

Toya gözlerini kısarak ona baktı, söylediği yalanla zor durumda kalmıştı. Suki ve Shinbe’nin nerede olduğunu da nereden bilecekti? Yalnızca onu Kyou’dan uzaklaştırmak için oraya gitmişti.

Uyuşuk bir biçimde, sözcükleri uzatarak, “bilmiyorum,” dedi.

Kyoko kaşlarını çattı, “ama dedin ki…”

Toya sözünü kesti. “Seni kurtardığım için bana teşekkür etmelisin,” diye adeta gözünü korkutmak ister gibi yakınlaşarak bilgi verdi.

Kyoko davranış tarzından hoşlanmayarak, “beni neden kurtardın?” diye yüzüne karşı gürledi. Tanrım, bazen gerçek bir pislik izlenimi bırakıyordu.

Toya da yumruğunu perçinleyerek, ona yüksek sesle “Kyou’dan” diye bağırdı. Bu güzel ağzıyla gerçekten de onu kızdırabiliyordu. ‘Güzel ağız mı?’ Bu da nereden çıkmıştı? Kafası karışık olarak korkmuş bir şekilde bir adım geriledi.

Kyoko, bir an için afallamış bir halde ona baktı. Ardından önce sessizce daha sonra her geçen saniye sesi yükselerek ona gülmeye başladı. Kıkırtıların arasında nefes almaya çalışarak “kurtardın mı?” diye sordu. Gülmesini yavaşlatarak ve nihayetinde gözleri hala yaramazca parlasa da yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirerek, “neden…” diyerek sustu.

Yüzündeki ciddiyeti korumaya çalışarak, “bu çok tatlıydı. Önemsediğini bilmiyordum,” diye burnunu buruşturdu.

Toya, kendisiyle ilgili bir şaka yapıldığı hissine kapılarak sertçe baktı, “peki, en sonunda kalmaya karar verdin mi ‘rahibe’?” son kelimeyi ağzında kötü bir tat bırakmış gibi tükürdü.

Kyoko’nun gülüşü soldu ve yüzünü onunkine yaklaştırıp doğrudan altın rengi gözlerine baktı. “Evet, ‘koruyucu’” bir kaşını ona doğru kaldırdı, sonra dönüp gülerek koşarak merdivenlerden indi.

‘EVET!’ Kyoko sessizce bağırdı ve zihninden tahtaya kendisi için bir puan yazdı. ‘Kyoko bir… Toya sıfır.’

Toya, küçük sürtüğün onu kandırdığını anlamadan bir saniye önce gözleri büyüdü. “Lanet olsun!” diye tısladı ve kızın ardından gitti.

Kyoko, rahibe güçlerinin aşırı kullanılmaya başlandığını hissettiğinde neredeyse merdivenlerin sonundaydı. Toya’nın dışında başka bir koruyucuyu hissederek etrafına baktı. Bu hissi sağlayabilecek kadar yakındaki tek kişi, merdivenlerin dibinde dikilip ilgiyle kendisini izleyen bir öğrenciydi.

Yakından bakınca, dağınık saçlarına düşen morumsu gölgeler ve gördüğü en güzel gözler karşısında şaşırmıştı. Bu gözlere bakarken yemin edebilirdi… gözbebeklerinin içinde parıldayan her rengi görebiliyordu.

Toya şimdi Kyoko’nun arkasında dikiliyordu. Aniden durduğunu görüp, Kamui’ye baktığını fark etmişti. Toya kendi kendine, ‘demek artık ölümsüzleri hissedebiliyor,’ diye düşündü. Aşağı indiğinde kolundan tutup, “hadi, seni tanıştırayım.” dedi.

Toya, Kamui ile tanıştığı anda, ona karşı bir yakınlık hissetmişti. Hakkında gerçekten bildiği tek şey, ailesinin olmadığı ve Kyou ona bir yer verene kadar bakım evinde kaldığıydı.

Kyoko, kendisini Toya’nın kendisini yabancıya doğru çekiştirmesine izin verdi. Onun da ölümsüz olduğunu söyleyebilirdi ama aynı zamanda harika bir nezaket de hissediyordu. Güçlerinin, aurasını keşfetmesine izin verip orada sıcaklık ve… yalnızca bir çocuğa ait olan bir masumiyet buldu.

Kamui’nin parıldayan gözleri büyülenmiş bir şekilde onu izliyordu, “hey Toya, buradaki kim?” Uzun süredir onun için bekliyormuş gibi hissediyordu… kim olduğu hakkında hiçbir fikri olmasa da. Onu çok korkunç bir biçimde özlemiş gibiydi. Aniden, tekrar nefes alıyormuş gibi hissediyordu ve hatta bu gerçeği kanıtlamak için içini çekmişti, ama bunu yaptığında kızın kokusunu duydu ve bu da çok tanıdık geliyordu.

Toya’ya bakarak sordu, “ne yaptın sen?... kendine bir kız mı kapattın?” Gözleri neşeyle aydınlanmış gibi parlayarak sırıttı.

“Lanet olsun hayır,” diye gürledi Toya, “hiç de benim tipim değil.”

“Bunu nasıl bilebilirsin ki? Hiçbir zaman bir kız arkadaşın olmadı” diyerek kendi şakasına yüksek sesle güldü.

Kyoko kıkırdamamak için kendini zor tuttu, ama Kamui’nin gözlerindeki neşeye Toya’nın yüzündeki karanlık ifadenin eşlik ettiğini görmek bunu imkansız kılıyordu.

Toya kıza dönerek, ona dokunmakta olduğunu yeni hatırlamış gibi kolunu bırakarak, “bu Kyoko,” dedi. “Kyoko, bu Kamui. O da burada burslu bulunuyor ve seninle aynı derslere girecek.”

Kamui ciddi bir yüzle, Kyoko’nun ilk anda zar zor zaptedebildiği gülüşü koruma kabiliyetini kaybetmesine sebep olarak “evet, buradaki otlakçılardan birisi de benim” dedi.

Kamui’ye döndü ve elini uzattı. Eğer burada bursla bulunuyorsa geçmişte de arkadaş olduklarını bildiği sırrını içinde tutarak, çok dostça bir gülümsemeyle, “selam Kamui, tanıştığımıza memnun oldum. Ne kadar süredir üniversitedesin?” dedi.

Kamui bu dost canlısı kızı şimdiden sevmişti. “Yaklaşık iki yıldır. Ee, asabi ne yapıyor? Sana etrafı mı gösteriyor?” sırıtarak Toya’ya, ardından tekrar gülümsemesini yumuşatarak kıza baktı. Kişiliğinin yaramaz kısmı öne çıkmış ve Kyoko’nun elini kendi elinin içine almıştı. Hafifçe öne eğilerek, yumuşak elini dudaklarına götürdü ve boğumlarına nazik bir öpücük kondurdu.

Kamui, Toya’nın kendisine öfkeyle bakmasına neredeyse gülüyordu. Yalnızca bir aptal, bu harika kıza karşı hissettiği apaçık çekimi fark edemezdi.

Kyoko hafifçe kızardı ve “asabi” ifadesine kıkırdadı. Toya’nın Kamui’ye sertçe baktığını görerek güldü. “Aslında şu anda Suki ile Shinbe’yi bulmaya çalışıyoruz. İkisinden birini gördün mü...”

Kyoko sözünü bitirmemişti ki birisi onu kolundan tutup Kamui ve Toya’nın arasından çekti. Kyoko hızlı bir bakışla, kendini Suki’nin endişeli yüzünü izlerken buldu.

“Her şey yolunda gitti mi, Kyoko? Kalıyorsun, değil mi?” Suki neredeyse yalvarır gibi konuşuyordu.

Kyoko bir anda Kyou’nun kalması için fısıldayan yumuşak sesini duyarak başıyla onayladı. “Hiçbir yere gitmiyorum.” Verdiği cevap karşısında neredeyse onun kadar tatmin olmuş görünen Shinbe’ye, Suki’nin omzunun üzerinden başıyla selam verdi.

Toya, Kyoko’nun söyledikleri karşısında bir kaşını kaldırdı. Kyou’nun ona, kalmak için bu kadar kararlı olmasını sağlayacak ne söylediğini merak etti. Şimdi çok farklı davranıyordu, neredeyse mutlu gibi görünüyordu. Kyou insanlarla yalnız başına konuştuğunda genelde…uzaklaşıp saatlerce gergin olurlardı. Adam, her seferinde biraz kendisinin bile tüylerini ürpertiyordu.

Kyoko, Suki’nin kolunu tuttu ve merdivenlere yöneldi, “eğer dans etmeye gidiyorsak, bana bu gece giyecek bir şey bulmamda yardım etmelisin.” İki kız birbirlerine sokulup konuşarak yürüdüler. Birbirlerini ezelden beri tanırmış gibi davranıyorlardı.

Shinbe, Kamui ve Toya, iki kızın merdivenlerden çıkıp gözden kaybolmalarını izledi. Shinbe endişeli bir sesle Toya’ya, “burada gerçekten neler olup bittiğini biliyor mu?” diye sordu.

Toya, Suki ile konuşan Kyoko’nun dudaklarını izledi, “evet, sanırım biliyor.” Daha sonra onlara dönerek konuyu değiştirdi, “Kamui, bu gece bizimle geliyor musun?”

Shinbe’nin jetonu geç düştü. “Toya? Gerçekten dansa mı geliyorsun?” sesi şok olmuş gibiydi. Kendi kendine, ‘bu Toya’ya benzemiyor’ diye düşündü.

“Hey, bir şahin gibi onu izlemem söylendi, yani sanırım artık bir seçeneğim yok, var mı?” Toya’nın canı sıkkın görünüyordu, bu yüzden bunu isteği dışında yaptığını düşüneceklerdi. Ama aslında, onu ansızın gözden kaçırmak istemiyordu.

Nabzı teninin ardında, öyle yapması istenmiş olsun ya da olmasın, onu ne pahasına olursa olsun korumasını söylemek ister gibi küt küt atıyordu. Şu an, Kyoko’nun kalabalık bir dans pistinde, gümbür gümbür çalan bir müzikle, akıl çelici bir şekilde etrafta dönüp durduğunu zihninde canlandırması hiç de yardımcı olmuyordu. Bu, korucuyu içgüdülerinin aniden günyüzüne çıkmasına sebep oldu ve bir anda gitmemesini tercih etti.

Toya’nın gırtlağından yumuşak bir hırıltı çıktı ve kızın üzerinde çok fazla gözün… uygunsuz bakışların gezindiği düşüncesinden kendisini kurtarmaya çalıştı.

Kamui, “kulağa eğlenceli geliyor, geliyorum” diye bağırdı. “Haftasonları, aklımızı bu yerden uzaklaştıracak bir şeyler yapmak zorundayız.” Bundan sonra Kyoko’nun da etrafta olacağı düşüncesiyle neredeyse sersemlemiş gibiydi. “Dahası, Toya için bir kız arkadaş bulmalıyız” diye masumca bağırdı.

Toya, Kamui’nin başının tepesine vurarak, “bir kız arkadaşa ihtiyacım olduğunu da kim söyledi seni küçük ahmak” diye gürledi. “Poponu ısırsaydı bir kız arkadaşın ne olduğunu anlardın.”

Shinbe sırıttı, “sanırım burada bir kız arkadaşın ne olduğunu bilen tek kişi benim, ama eğer tecrübe isterseniz size iki bakire gösterebilirim,” İkisi de öldürücü bakışlarla ona dönünce hızlıca bir adım geriledi.

Shinbe çabucak konuyu değiştirerek başını eğip Toya’ya biraz daha yaklaştı. “Kyou senden Kyoko’yu izlemeni mi istedi?” bakışları kızın gittiği yöne kaydı. “Biliyorsun… son zamanlarda buradaki dengede, bir şeyler olmaya hazırlanıyormuş gibi bir kayma hissediyorum. Kötülük yaklaşıyor. Bununla başa çıkacak bir şeye sahip olup olmadığını merak ediyorum.” Shinbe’nin içgüdüleri neredeyse her zaman doğru çıkardı ve bu onu endişelendiriyordu.

На страницу:
4 из 5