bannerbanner
Zamanın Kalbi
Zamanın Kalbi

Полная версия

Zamanın Kalbi

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 5

Genç erkek kardeşi Tama, kendisine bildiği her şeyi aktardıktan sonra bile; yalnızca başını salladı ve gözlerini indirdi. Sadece diğer dünyada yalnız olduğunu hatırlıyordu. Canavarlarla dolu bir dünya.

Büyükbaba derin düşüncelere dalarken dudakları inceldi. Kyoko, Koruyucu Kalp Kristali’nin içine geri döndüğü ve her şeyin bittiğiyle ilgili bir şey hatırladığını söylediği için, büyükbaba işlerin yolunda gittiğini biliyordu. Birkaç hafta sonra okul çalışmalarına geri dönmüştü ve mükemmel notlar alıyordu, ve artık hesap kapanmıştı. Büyükbaba, ön kapının açıldığını duydu ve gülüşü genişledi.

Sanki kutsal bir iyi şans muskasıymış gibi mektubu öperek, torununun mutfağa yürümesini izledi… Kyoko bunu sevecekti.

Üç hafta sonra…

Geçmişteki kız üniversiteye yaklaşırken, altın sarısı gözler izledi. Onu bulmuştu ve ne yapıp edip işleri bir kez daha düzeltecekti. Gözlerinin altın rengindeki saydamlığı, o uğursuz günde, ölümcül bir savaşın ortasında olanların anılarıyla parlarken, bir an için insan kalkanının kaydığını hissetti.

Pencereden gelen sabah güneşinin ışıkları, arkasında kanat biçiminde tuhaf bir gölge oluşturuyordu. Pençeleşmiş elini kaldırdı ve gözlerini kısarak pençelerin tekrar insan örtüsüne bürünüşünü izledi.

Tekinsiz gözlerini tekrar rahibeye döndürerek içindeki güçleri bastırdı. Kyoko’nun saflığıyla, etrafındaki kötülüğün uyanışını hissettiği bir andı. Bu sefer… aynı hatayı yapmayacaktı.

Kyoko başını kaldırıp devasa binaya baktı. Burası ona, bilinmeyen bir geçmişteki büyük bir şato gibi görünüyordu. Kendi kendine sırıttı. Buna engel olamıyordu. Bursu ve aslında burada yaşayacağını öğrendiğinden beri hala mutluydu.

Arkasındaki Tama’ya baktı. Çantaları taşımak ve yerleşmesine yardım etmek için onunla gelmesinin büyük desteği olmuştu. Kyoko, annesi ve büyükbabasının evde kalıp orada vedalaşmalarına dair konuştuğu için memnundu. Şimdi bu büyük özgürlükle neredeyse sersemlemiş hissediyordu ve tadına vararak derin bir nefes aldı.

“Kyoko, bütün gün orada dikilecek misin, yoksa gidip yatacağın odayı bulacak mıyız?” Manzara onu da etkilese de Tama homurdandı. Başını kaldırıp, ana kapıya yönelen devasa kemere şaşkınlıkla baktı.

Kyoko haritayı elinde tuttu ve üniversitenin sağ tarafına bağlanan heybetli binayı işaret etti. “Bu doğru bina olmalı.” Döndü ve Tama’ya göz kırptı. “Bu sabah bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.”

Tama biraz utanmış hissederek sırıttı. “Elbette Kyoko, nihayet senden bir süreliğine kurtuluyorum, bu yeterli karşılık olur.” Başını eğerek savuştu ve gülmekten ölerek bir süre ondan kaçmaya çalıştı.

Kyoko onu kovalamaya başladı, ama üzerinde bazı gözler hissederek yolun ortasında durdu.

Rüzgar, kestane rengi saçlarını yüzünden uzaklaştırırken, kimin gözlerinin üzerinde olduğunu merak ederek binaya baktı ama daha fazlasını göremedi. Son birkaç yıldır tuhaf şeyleri hissedebiliyordu ve orada birinin olduğunu… onu izlediğini, şüphe götürmez biçimde biliyordu. Neredeyse ona dokunduklarını hissediyordu.

Yukarıdaki pencerede bir hareket gördüğünü düşündü, ama daha yakından inceleyince boş olduğuna karar verdi. Kyoko bu garip hissin yok olduğunu fark ederek iç geçirdi. Hayal kırıklığının kaybolmasını beklerken yumuşak bir şekilde alt dudağını ısırdı. Boş vererek en sonunda kapıdan içeri giren Tama’ya yetişti. İkisi de etrafa bakınırken donup kaldı.

Yukarıya doğru bakarken "bu yer bir harika,” diye fısıldadı Tama, ardından ciddi bir sesle ekledi. “Bu haritayı saklamak isteyebilirsin… eğer seni tanıyorsam burada kaybolacaksın.”

Kyoko’nun gözleri ana salonun içinde dolaşırken, onu duymuyormuş gibiydi. İçinde bulundukları oda, diğer katlara doğru spiral bir biçimde kıvrılan merdivenleriyle en az üç katlı bir bina uzunluğundaydı. Bir tarafta büyük bir kütüphane varken diğer taraf dinlenme alanına benziyor ve ortasındaki yüksek tonozlu tavanda asılı devasa bir avize bulunuyordu.

“Bunun düştüğünü görmek gerçekten hiç hoşuma gitmezdi” diye havayı işaret ederek başıyla onayladı.

Konforlu mobilyaları olan oturma alanları aşağıdaydı. Sabahın çok erken bir saati olsa da şimdiden kalkmış olan öğrenciler oradaydı ve bir takım işlerle meşguldüler. Burada mümkün olduğu kadar erken bulunmak istiyordu ve saat şu an sabahın 7:30’uydu. Nereye gitmesi gerektiğini merak ederek hızlıca kağıda göz gezdirdi.

Sızlanarak omzunun üstünden Tama’ya bakıp önlerindeki spiral merdivenleri işaret etti. Kyoko, aslında taşındığından dört tane valizi vardı ve çok ağırdılar.

Tama’nın suratı asıldı. “Şaka yapıyor olmalısın.” En büyük valizin sapını, bu sefer tekerleklerin bu kez işe yaramayacağını bilerek bıraktı. “Bağıra bağıra ağlardım ama 12 yaşındayım.”

Kız kararlılıkla omuzlarını kaldırdı.

Arkalarından bir erkek sesi, “Siz Bayan Kyoko Hogo musunuz?” diye sorduğunda Kyoko irkildi.

Aniden dönerek, “Evet” dedi.

Çok yakışıklı bir adamla yüz yüze geldiğinde gözleri büyüdü. Korkutucu buz mavisi gözleri ve at kuyruğu şeklinde toplanmış uzun koyu renk saçları vardı. Korku dolu bir saygıyla bakarken, tuhaf bir rüzgarın yüzünü okşadığını hissetti. Yumuşak saçlarının uçları, bu rüzgarın çarptığı yüzünü gıdıkladı.

Adam ona çok çekici bir gülüş sunuyordu. Sonra onu şaşkınlığa düşürerek parmaklarını şıklattı ve iki adam hiç yoktan ortaya çıkarak çantalarını alıp onlarla beraber yukarı çıktılar. Onları izlerken Kyoko’nun gözleri büyüdü, ama bir şey diyemeden önce diğer adam ellerini kendisininkilerin içine aldı ve dudaklarına götürerek ona prenslere yakışır bir şekilde bir öpücük verdi.

"Benim adım Kotaro ve sizin gibi çekici birinin çok ağır bir şey taşımak zorunda kaldığını görmek istemiyorum. Şimdi, beni takip ederseniz, size kalacağınız yeri göstereceğim.” Kotaro elini, kendi elinin içinde tutarak özgüvenle döndü ve merdivenleri çıkmaya başladı.

Adamın parmakları ve kolundaki ani ısınma vücuduna yayılmaya başlamış gibi duruyordu… koruyucu kanını uyandırarak. Bu saklaması gereken bir sırdı. Kotaro, sabırla beklediği kişinin o olduğunu bilerek kızın elini hafifçe sıktı. Odaya girdiği anda bunu hissetmişti.

Kyoko kendi kendine ‘Tanrı beni centilmen erkeklerden korusun. Neyin içine düştüm böyle?’ diye düşünerek nazikçe kaşını kaldırdı.

Dönüp, ağzı açık orada dikilen Tama’ya omuz silkti. Kyoko başını yana eğdi ve bir kaşını kaldırdı. “Tama dikkatli ol, böyle durursan sinekleri avlayabilirsin.” Sonra o toparlanamadan döndü ve sadece Kotaro olarak tanıdığı adamın esnek biçimini takip etti.

Gizlice, kendisi ve Tama’nın puanlarını tuttuğu hayali yazı tahtasına zihninden tebeşirle yazdı. Merdivenlerden yukarı çıkarlarken burnundan soluduğunu duydu ve artık oyunu kazandığını biliyordu.

Merdivenlerden inen başka bir genç çocuğun yanından geçtiler ve çocuk geçerken bakmadı bile, Kyoko kalbinden bir şeyin hızla geçip gittiğini hissederek nefesi kesildi. Çocuk neredeyse yavaş hareketlerle geçerken bütün sesler kayboldu. Sonra kalbi bir atışlık tekleyip ardından hızlanınca her şey normale döndü.

Teninden, bir şeyi özlüyormuş gibi… veya daha ziyade bir şeyi kaybetmiş ve korkunç şekilde özlüyormuş gibi bir rahatsızlık hissi geçti. Bu garip tepkiden kurtulmayı çalışırak, bilmemesinin daha iyi olduğunu düşünüp yanından geçip gidenin kim olduğuna bile bakmadı.

Tama, Kyoko’nun zihninden homurdanmasını neden olacak şekilde, “Evet, en azından burada ağzının suyunu akıtmak için yeterince erkek var” diye fısıldadı.

Merdivenlerin başında, iki tarafında da birçok kapı bulunan uzun bir koridora doğru Kotaro’yu takip ederek döndü. Bunların yatakhane kapıları olduğunu varsayıyordu ama adam ne yavaşladı ne de herhangi birinde durdu. Koridorun sonunda GİRMEYİN yazan bir kapı aralığı vardı. Kotaro ve çantalarını taşıyan iki kişi, yalnızca bir başka merdiven katını daha dönmek için ait odukları yermiş gibi incelikle oradan geçince kafası biraz karıştı.

Tama, Kyoko’nun etrafını çevirerek “bence seni zindana gönderiyorlar” diye alay etti.

Kyoko omzunun üstünden ona sırıttı “Yukarı çıkıyoruz aşağı değil seni ahmak.”

Tama başının arkasına bir fiske atarak “kulenin tepesinde boş, soğuk bir oda o zaman” dedi.

Bir başka şık merdiven katına geldiklerinde 'eh en azından formumu koruyacağım,’ diye düşündü sonra başka bir koridoru geçtiler, ama burası güzeldi. Zemin bile mermerden yapılmış gibi duruyordu. Kapılar birbirinden çok uzaktı. Bu koridorda yalnızca üç oda vardı ve kendi kendine, belki Kotaro nerede kalması gerektiğini bile bilmiyordur diye endişelendi.

Kotaro, bu koridora birçok kişinin girmesine bile izin verilmediğinden çok özel biri olması gerektiğini düşünerek son kapıya yürüdü ve bunun tüm kampüsteki en iyi oda olması gerektiğini biliyordu. Odanın ön tarafına doğru adım attı ve kız ile genç arkadaşının ona yetişmelerini bekledi.

Kotaro sırıttı, kız gergindi. Bunu koklayabiliyordu. Heyecanlı, zümrüt yeşili gözlerine baktı ve kalbinin şimdiden bocaladığını hissetti ama şimdilik kendisine söyleneni yapacaktı.

Elini yukarı kaldırdı. “Şimdi ayrılıyorum ama bir şeye ihtiyacınız olursa…” ona odanın anahtarını uzatarak kızarmasına neden olan bir bakış attı, aslında cesurca reverans yapıp ardından iki adama kendisini takip etmelerini eliyle işaret etti.

Kyoko ve Tama kalkık kaşlarıyla, dönüp gözden kayboluncaya dek onları izlediler, sonra Kyoko tekrar kapıya baktı ve güçlükle soludu. Tam orada, kapının üzerinde, altın harflerle Kyoko Hogo yazan bir isim levhası vardı.

Tama kıs kıs gülerek kardeşine hafifçe vurdu. “Biliyorsun… böyle yaparak sinekleri avlayabilirsin.”

Kyoko daha önce kendisine verdiği puanı zihninden silerken gözlerini devirdi.

Anahtarı alarak kilidi, ardından çekingen bir şekilde içeriyi gözetleyerek kapıyı açtı.

Tama’nın gözleri faltaşı gibi açılıp onun önüne geçerek ilerledi. “Olamaz! Bu oda neredeyse bizim evin tamamı kadar büyük.” Hayret dolu sesi, sessizlikte yankılandı. “Bu kısımda korkunç bir depo- dans kulübü açabilirsin.”

Kyoko “yani, zindanımı sevdin mi?” diye sorarak puanı ait olduğu yere geri koydu.

*****

Kyoko, Tama’ya teşekkür edip onu yoluna gönderdikten iki saat sonra banyoda eşyalarını raflara yerleştiriyordu. Beş kişinin girebileceği kadar büyük olan küvete tekrar baktı.

Homurdanarak küçük kardeşinin sözlerini taklit etti “Olamaz!”

Hepsinin bir hata olup olmadığını yeniden düşünürken, ensesine değen saçları hissedebiliyordu. Kendi kendine “evet” diye fısıldadı. Her an birisi ortaya çıkıp, eşyalarını toplamasını söyleyebilirdi. Yalnızca yanlış odada bulunuyor olması gerektiğini biliyordu.

Kyoko dışarı çıktı ve odaya bakındı. Yatak bugüne kadar gördüğü en büyük yataktı ve toplanmış kabarık yorgan ve diğer her şeyle şimdiden tamamlanmıştı. Oda, sert tüylü halı ve yatağı tamamlayan yumuşak mor ve mavilerle güzeldi. Oraya buraya koyu kırmızı serpiştirilmişti ve içinde kaybolacak kadar büyük bir gömme dolap vardı.

Her şeyin siyah ve altın sarısı olduğu, bir insanın isteyebileceği her şeyle donatılmış oturma odasına adım attı. Mutfağı zaten kontrol etmişti. Tamamen stoklanmıştı. Kyoko milyonuncu kez başını salladı. “Olamaz.” Şimdi ne yapacağını düşünerek alt dudağını kemirdi. Cumartesi sabahıydı ve dersler pazartesine kadar başlamayacaktı.

Kendi kendine “evet bütün gün burada saklanamam” diye mırıldandı.

Kyoko, olmaması gereken bir yerde sinsice dolaşıyormuş gibi hissederek kapıya yöneldi ve başını koridora uzattı. Kimsenin olmadığını görerek dışarı çıktı ve kapıyı arkasından kapattı, sonra sessizce aşağı inen merdivenlere yürüdü.

Yine izlendiğini hissetti ve iliklerine kadar ürperdi ama dönüp bakmaya cesaret edemeden yürümeye devam etti.

Kyou, ‘beni hissedebiliyor’ diye düşündü. Belki güçleri korktuğu kadar derine gömülmemişti. Odasından ayrıldığı anı biliyordu ve arkasında bıraktığı kokuyu içine çekti… tadını çıkararak.

Kokusunun hatırası diğer hatıraları da tazelemiş gibi görünüyordu. “Rahibe, yakında güçlerini tekrar açığa çıkaracağız. Onları saklamayı tercih edebilirsin… ama uzun süre değil.” Koridordaki duvara dayandı, altın rengi gözleri, kız gözden kaybolana kadar onu izledi.

*****

Kyoko kendisini tekrar zemin katta bulduğunda biraz daha kolay nefes alabiliyordu. Etrafta şimdi kendi yaşında insanların olduğunu fark etti. Kyoko içini çekip yukarıdaki son tuhaflığı da silkeleyip atarak bir an daha düşüncelere boğulmuş bir şekilde orada dikildi.

Hislerinin böyle baskı yapmasına dayanamıyordu. Bazen hiçbir şey hissedememeyi diliyordu. Binanın geniş zeminine gözlerini dikerken bunları aklından uzaklaştırdı. Yalnızca bir saniye önce hissettiği tuhaf heyecanı düşünerek “bunun için bir açma-kapama düğmesine ihtiyacım var” diye mırıldandı.

Kütüphaneye bir bakış atıp ardından çabucak diğer tarafa döndü ve ilk önce bölgeyi daha fazla tanımak istediğine karar verdi. Bir şeyleri keşfetmek hatırlayabildiği kadar eskiden beri kendisi için bir alışkanlık olmuştu ve böyle kalmasını istiyordu. Son iki yılda her türlü dövüş sanatını ele almıştı ve bunun esnek vücuduna verdiği hareket özgürlüğünü seviyordu.

Dinlenme odalarına geçtiğinde, orada birçok farklı çalışma alanı olduğunu fark etti. En büyük spor salonlarından birini camdan görebiliyordu. Orada durup bir süre onları izlemekten kendini alamadı. İki kişi kılıçlarla dövüşüyormuş gibi görünüyordu. Metalin metale çarpma sesini duyunca bir kaşını kaldırdı. Odaya daha da yaklaşıp dinleyerek dikkatle baktı.

"Dikkatini vermiyorsun Suki." Siyah giyimli olanı diğerini bertaraf ederek gülüp poposuna vururken alay edermiş gibi bir sesle konuştu.

Koruyucu giysiler giydikleri için Kyoko ikisinin de yüzünü göremiyordu.

“Shinbe!” diye çok öfkeli, fakat bir kadına ait olan bir ses çıktı. Sonra uyarmadan ileriye atıldı ve daha ziyade tokat atarmış gibi, eskrim kılıcıyla adamın başına vurdu, ardından başındaki kalkanı çekip çıkardı.

Kız adama doğru yürüyüp tek kaşını kaldırarak adamın göğsünü parmağıyla sertçe ittiği sırada uzun kahverengi saçlarının açılıp sırtına dökülmesi Kyoko’yu şaşırtmıştı. “Böyle serserilik yaptığında ciddi dövüşmekte zorlanıyorum.”

Shinbe sırıtarak başındaki kalkanı çıkardı. Teslim oluyormuş gibi iki elini havaya kaldırıp geri çekildi. “Üzgünüm Suki, ama oradaydı… ve onu korumuyordun.” Teninde karıncalanma dalgalarının yayıldığını hissederek kaşlarını çattı ve yavaşça dönerek ametist bakışlarını kapının ağzında dikilen kıza çevirdi, “Hım, bir ziyaretçimiz var gibi görünüyor.”

Kyoko, Suki adındaki kızın rakibine hala ters ters bakarak gerçekten kızarmasını, sonra ondan uzaklaşıp geniş bir gülümsemeyle kendisine doğru yürümesini izledi.

Dostça bir hareketle elini uzatmadan önce “erkekler” deyip gözlerini devirdi, “merhaba ben Suki ve bu zavallı erkek müsvettesi de Shinbe” deyip hala sırıtarak arkasından gelen adama doğru başparmağını uzattı.

Shinbe adındaki genç adam “Suki,” diye bağırdı. Açıklamasının önemini göstermek için iki elini de kalbinin üzerine yerleştirerek “beni derinden yaraladın.”dedi.

Suki kaşlarını çattı “Shinbe… eğer seni yaralasaydım beni yapmaya zorladığın tüm vuruşlarla beraber şimdiye kadar beynin kulaklarından akardı.”

Shinbe kaşlarını oynatarak “biliyorsun bana lütfettiğin bu sert sevgiyi seviyorum” dedi.

Suki, “sana sert sevgiyi bir dakika içinde göstereceğim ama yeni kızı korkutup kaçırmak istemiyorum” dedi.

Kyoko onu şimdiden sevmişti ve elini sıkıca sıkarak gülümsedi. “Merhaba ben Kyoko Hogo ama lütfen sadece Kyoko deyin.”

Suki’nin arkasında duran çocuğa bir bakış attı. “İkinizle de tanıştığıma memnun oldum.”

Gözlerinde Kyoko’nun dikkatini çeken bir şey vardı. İnanılmaz bir ametist rengine sahip ve nefes kesiciydiler. Saçları omuzlarından biraz daha uzundu ve mavi gölgeleriyle çok koyu renkteydi. Ona, 80’lerin rock gruplarından bir şarkıcıyı hatırlatıyor gibiydi.

Suki kulağına fısıldadı. “Hey senden bahsedildiğini duymuştum. Evet bugün geleceğini biliyordum. Biraz sonra seni aramaya çıkıp sana etrafı gösterecektim.” Aniden yüzünde gergin bir bakış oluştu ve başını yana çevirip Shinbe’yi sert bir bakışla durdurarak “yerinde olsam bunu yapmazdım” dedi.

Kyoko bakmak için başını eğdi. Oldukça emindi… çocuğun eli havada durmuş, neredeyse Suki’nin poposuna değiyordu ve hayran bir bakışla sırıtıyordu.

Shinbe iç çekti ve elini indirdi, “bir gün bakmıyorken bile nasıl anladığını öğreneceğim.”

Suki, “sadece biliyorum, hepsi bu!” diye homurdandı, Kyoko’ya arkadaşça bir gülümseme sunarak “benimle gel, üstümü çok hızlı değiştireceğim” dedi ve Kyoko’nun elini yakalayarak kapıya çekti.

Kyoko, el salladığını görmek için arkasına dönüp Shinbe’ye bir bakış attı. Kadınların soyunma odasına doğru girerken, ‘bu ikisi çok eğlenceli olacak’ diye düşündü.

Suki, Kyoko’dan şimdiden hoşlandığını söyleyebilirdi ve nedense tanışmadan önce de onu tanıyormuş gibi hissediyordu. Duvarın arkasına geçerken “Kyoko, ben üstümü değiştirirken bana biraz kendinden bahsetsene” dedi.

Kyoko, Suki’nin yanında tamamen rahat hissederek bir banka oturdu. “Şey, şehrin diğer yakasındaki küçük bir kasabadan geliyorum. Ve nedense beklenmedik bir şekilde buradan burs aldım.” Kyoko, Suki’nin “evet” dediğini duyup devam etti. “Gerçekten de başvuru bile yapmadığım bir bursu nasıl aldığımı bilmiyorum.”

Suki bu açıklamadaki soru işaretini duyabiliyordu ve başını köşeden uzatarak gülümsedi. “Bu konuda endişelenme. Buraya benimle aynı şekilde gelmişsin” dedi ve tekrar duvarın arkasında kayboldu, “ben de buraya hiç başvurmadım.”

Kyoko kaşlarını çattı, “ama neden? Bir nedeni olmalı. Sen biliyor musun?”

Suki bu sefer üstünü tamamen değiştirmiş olarak döndü. Tenis ayakkabılarını giymek için oturdu. “Evet, bunu çözdüm. Şey, en azından bir kısmını. Bu okulun sahibi olan adam bazı insanlar arıyor…” Suki duraksadı, başını biraz eğerek, “sıradışı yetenekleri olan insanlar” dedi.

“Burada kalan diğerleriyle tanışmaya başladığında, alışman gerekecek çok fazla şey olabilir” diye ekleyerek omuz silkti. Haklı olduğunu bilerek sırıttı.

Suki aniden kalktı ve soyunma odasının kapısına bir ayakkabı fırlattı, karşı taraftan hafifçe küfredildiğini duyduğunda zaferle güldü. Ayakkabıyı geri alarak giymek için oturdu. “Evet şimdi, nasıl bir sıradışı yeteneğin var?”

Aklı çok hızlı çalışırken Kyoko’nun nefesi kesilmiş gibi duruyordu. Buradaki herhangi biri onun rahibe olduğunu bilebilirmiş gibi görünmüyordu. Suçlu bir ifadeyle Suki’ye kaş çatıp hızlıca bakışlarını uzaklaştırarak cevap verdi “bildiğim kadarıyla hiç yok.”

Suki bir kaşını kaldırdı, ama er ya da geç öğreneceğini bildiğinden omuz silkti. “Hadi gidelim. Zaten muhtemelen Shinbe bizi bekliyordur.” Kapıyı açtı ve tabii ki Shinbe orada, kapıya onları dinleyebilecek kadar yakın bir mesafede dikiliyordu. Geri geri giderek onlara gülümsedi.

Suki kapıyı arkalarından kapattı ve kapıdaki işareti göstererek “Shinbe, okuyamıyor musun? Kadınlar Soyunma Odası” dedi. Çocuğa anlamlı bir bakış attı.

Shinbe omuzlarını silkti “evet, bu yüzden yakınında dikiliyordum.” Kız elini ona doğru salladığında çabucak sıçrayarak çekildi. “Suki… ben bir erkeğim… Sevgiye ihtiyacım var. Bunu elde etmenin, kadın zihninin nasıl çalıştığını öğrenmekten daha iyi bir yolu var mı?”

Suki sıkarak gıcırdattığı dişlerinin arasından “araştırmanı kütüphanede yapabilirsin” dedi.

Shinbe sırıttı. “Sevgili Suki, kadınların zihniyle alakalı olan şu kütüphanedeki her kitap… boş”

Suki gülümseyerek karşılık verdi “çünkü bu kitapların hepsinin yazarı erkek.”

Shinbe öne eğilip bir kaşını kaldırarak, “aynen öyle. Biz testesteron sahiplerine mantıklı gelecek bir kitap yazacak ilk kişi ben olmayı planlıyorum” dedi.

Suki, Kyoko’ya mağlup olmuş şekilde bir bakış attı ve sonra saatine bakıp “hey, aç mısın? Hadi önce öğrenci yemekhanesine gidip yiyelim” dedi.

Kyoko başıyla onayladı. Bu sabah yemek yemek için fazla gergindi ama onların yanında evdeymiş gibi hissediyordu ve şu anda açlıktan ölüyordu.

Shinbe eliyle yolu göstererek “hanımlar önden” dedi. Suki başına başka bir darbe indirdiğindeyse ciyakladı.

Suki ona suçlayıcı bir bakış atarak " bu sefer çok yavaş değildim, değil mi… şimdi önden buyur” dedi. Shinbe güvenli bir şekilde önlerinde yürümeye başladığında bilmiş bir gülüşle Kyoko’ya doğru eğildi “dokunulmak istemediğin sürece her zaman onu önünde tutmayı unutma” dedi.

Kyoko buna engel olamıyordu. Gülmeye başladı ve kendisine, daha ziyade yemekli vagon gibi görünen gömme yemek odasına girene kadar gülmeye devam etti. Bir adım atarak Suki’ye yaklaştığında gözleri büyüdü “biliyorsun, bu yere her gelişimde yanlış yerdeymişim gibi hissediyorum.”

Shinbe onları odanın arka tarafına yakın bir masaya götürdü. Suki ve Kyoko bir banka kayarken, Shinbe dünyanın en masum erkeğiymiş gibi görünerek diğerine oturdu. “Biliyorsun bu yerde alışılması gereken çok fazla şey var.” Ametist gözlerini parlatarak Kyoko’ya gülümsedi. “Bir senedir buradayım ve hala öğrenemedim.”

Suki Kyoko’nun omzunu dürttü, “senin ve benim geldiğimiz gibi geldi. Açık bir davetle.” Kyoko’ya bunu kabul edip tadını çıkarmasını söylemek ister gibi omuz silkti.

Kyoko kafası karışık bir bakışla öne eğildi, “anlamıyorum. Neden birisi bunu yapsın ki?”

Shinbe birisinin ona gerçeği söylemesi gerektiğini bilerek başıyla onayladı. “Benim bazı yeteneklerim var, Suki’nin de öyle.” Göz kırparak omuz silkti. “Burada bursu olan herkesin var.” Doğru kelimeyi aramak için bir an durdu, “biz o veya bu şekilde yetenekliyiz.” Suki’ye kaşını kaldırdı, “henüz ona söyledin mi?”

Suki hızlıca olumsuz bir baş hareketi yaptı, ardından aniden konuyu değiştirmek isteyerek Kyoko’ya döndü, “hey, hamburger ve patates kızartması ister misin?”

Kyoko başıyla onayladı ve Suki ücretsiz burslarla ilgili sorudan kaçıyormuş gibi ayağa kalktı, “burada kal, hemen döneceğim ve endişelenme. Bursu olanlara yemekler ücretsiz ve hatta yemeği bize onlar getiriyor.” Suki onu Shinbe ile yalnız bırakarak sipariş vermek için gitti.

На страницу:
2 из 5