bannerbanner
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler

Полная версия

Uğultulu Tepeler

Язык: tr
Год издания: 2023
Добавлена:
Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 7

Pot kırdığımı fark ederek bunu düzeltmeye çalıştım. İkisi arasında karı koca olmalarına imkân bırakmayacak derecede büyük yaş farkı bulunduğunu tahmin etmeliydim. Biri kırk yaşlarındaydı; bu da bir erkeğin bir kadınla aşk evliliği yapabilme ihtimalinin pek zayıf olduğunu anlayacak kadar kafasının işlediği bir yaştır. Bu hayal ancak çökme yaşlarında bizim tek avuntumuz olur. Öteki de daha on yedisinde bile görünmüyordu.

Birden zihnimde bir şimşek çaktı: Şu dirseğimin dibinde oturup çanaktan çay içen, ekmeğini kirli elleriyle yiyen palyaço, onun kocasıydı mutlaka. Heathcliff’in de oğlu olsa gerekti. İşte diri diri gömülmenin sonucu da buydu: Ondan daha iyilerinin varlığından haberi olmadığı için kızcağız kendini, bu hödüğün kollarına atmıştı. Ne yürekler acısı bir durum! Onda pişmanlık duygusu uyandırmamaya dikkat etmeliyim.

Bu düşüncemle biraz kendimi beğenmişlik yaptığım sanılabilir ama öyle değil. Komşum, bana dünyanın en berbat insanı gibi görünmüştü. Bir hayli yakışıklı olduğumu da edindiğim tecrübeler bana öğretti.

Heathcliff:

“Bayan Heathcliff, benim gelinimdir.” diyerek düşüncelerimi doğruladı. Konuşurken nefret dolu bir bakışla ona bakıyordu. Yüzündeki kaslar, bütün öteki insanlardakinin tersine, içinden geçenleri yansıtmayacak anormal bir yapıda değilse tabii.

Yanımdakine dönerek:

“Ha, tabii şimdi anladım.” dedim. “Bu koruyucu meleğin talihli sahibi sizsiniz.”

Bu, önceki potumdan daha kötü olmuştu. Delikanlının yüzü, al al oldu; hücum etmeye hazırlanıyormuş gibi yumruklarını sıktı. Sonra kendini çarçabuk toplayıverdi, havaya pek kaba bir şekilde küfretti. Bunu aslında bana söylemişti ama ben duymazlıktan geldim.

Ev sahibim:

“Ne yazık ki tahminlerinde hep yanılıyorsun, efendi.” dedi. “İkimiz de sizin iyilik perinize sahip olma şansını elde edemedik. Onun eşi öldü. Onun gelinim olduğunu daha önce size söylemiştim; demek ki benim oğlumla evlenmiş.”

“Öyleyse bu genç adam da…”

“Oğlum değil elbette.”

Heathcliff, kendisini bu ayının babası sanmam pek garip bir şeymiş gibi gülümsedi.

Öbürü de: “Benim adım, Hareton Earnshaw.” diye gürledi. “Bu isme saygı göstermeni tavsiye ederim.”

Adamın kendini böbürlenerek takdim edişine içimden gülerek:

“Saygıda kusur etmedim ki.” diye karşılık verdim.

Gözlerini ısrarlı bir şekilde üzerime dikmişti. Ben bakışlarımı başka yöne çevirmek zorunda kaldım çünkü kulaktozuna bir yumruk sallamaktan ya da kendimi tutamayıp kahkahalarla gülmekten korkuyordum. Bu sevimli aile çevresinde, kendimi pek yabancı hissetmeye başlamıştım. Buranın havasındaki huzursuzluk, bütün maddi rahatlıklarını hiçe indirmekteydi. Bir üçüncü defa bu çatı altına girmeden önce, uzun uzun düşünmeyi kararlaştırdım.

Yemek işi sona erdikten sonra hiç kimse ağzını açıp bir çift güzel laf etmeye niyetli görünmeyince havanın durumuna bakmak üzere pencerelerden birinin önüne gittim.

Gördüğüm manzara, pek iç karartıcıydı: Etraf pek vakitsiz gecenin karanlığına bürünmüş, gökyüzü ile tepeler acı bir soluk kesici rüzgârın girdabıyla kar fırtınası içinde birbirine girmişti.

“Yanımda bir kılavuz olmadan eve gitmemin mümkün olacağını sanmıyorum!” diye elimde olmadan bağırdım. “Yollar şimdiden karla kaplanmıştır. Öyle olmasa bile bir adım ötesini görmeme imkân yok.”

Heathcliff: “Hareton, şu koyunları ahırın sundurmasına sür.” dedi. “Bütün gece ağılda kalırlarsa üstleri karla örtülür. Önlerine bir kalas koymayı da unutma.”

Gittikçe artan bir öfkeyle: “Peki, ben nasıl gideceğim?” diye sordum.

Soruma karşılık alamadım. Etrafıma bakınca köpekler için bir bakraç dolusu yulaf getiren Joseph’le, ocağın üzerindeki raftan çay fincanlarını alırken yere düşürdüğü kibritleri teker teker yakarak oyalanmaya çalışan Bayan Heathcliff’ten başka kimseyi göremedim.

Joseph, yükünü bıraktıktan sonra odaya şöylece tenkitçi gözlerle bakındı, çatlak sesiyle söylenmeye başladı:

“Herkes bir yana gidip bir şeyler yaparken sen nasıl burada aylak aylak dolaşıyorsun, ben onu anlamıyorum. Sen hiçbir işe yaramazsın. Kulağına da hiçbir söz girmiyor. Kötü âdetlerinden de vazgeçeceğin yok. Tıpkı annen gibi seni de şeytan çarpacak!”

Bir an, bu sözlerin bana söylendiğini sandım. Öfkelenerek ihtiyar budalayı bir tekmeyle dışarı atmak için ona doğru yürüdüm. Bayan Heathcliff’in cevap vermesi beni durdurdu.

“Seni gidi utanmaz, ikiyüzlü bunak seni! Şeytanın adını ağzına alınca çarpılacağını hiç düşünmüyor musun? Sana haber vereyim, beni kızdırmaktan vazgeç yoksa senin işten atılmanı yalvar yakar isteyeceğim.” Kadın, raftan koyu ciltli bir kitap alarak seslendi. “Sana büyücülükte ne kadar ilerlediğimi göstereceğim. Pek yakında da yapamayacağım hiçbir şey kalmayacak. Kızıl inek tesadüfen ölmedi, senin romatizmalarının da alın yazısı olduğuna inanmak güç…”

İhtiyar adam: “Ah! Şeytan kadın, şeytan kadın!” diye söylendi. “Tanrı bizi kötülüklerden korusun.”

“Sus… İmansız! Sen lanetlinin birisin. Defol yoksa fena hâlde canını yakarım. Burada hepinizi muma çevireceğim. Bana karşı koymaya ilk yelteneni de… Ona ne yapacağımı söylemeyeceğim ama sen göreceksin! Defol, seni göz hapsinde tutuyorum, bunu unutma!”

Küçük cadı, güzel gözlerine kötü bir ifade vermişti. Joseph de içten gelen bir dehşet duygusuyla, bir yandan dua edip bir yandan “Cadı!” diye söylenerek titreye titreye dışarı çıktı.

Kadının davranışının sıkıntıdan ileri gelen bir çeşit oyun olduğunu düşündüm, onunla yalnız kalınca da içinde bulunduğum sıkıntılı durumla onu ilgilendirmeye çalıştım.

Ciddi ciddi: “Bayan Heathcliff…” dedim. “Sizi rahatsız ettiğim için bağışlayın beni… Yalnız, sizde bu güzel yüz varken ister istemez yufka yürekli olmuşsunuzdur. Bana, evimi bulmama yardım edecek bir-iki ipucu verin. Siz Londra’ya nereden, nasıl gidilebileceğini bilmediğiniz gibi ben de buradan evime nasıl gideceğimi bilemiyorum.”

Kadın, iskemlesine iyice büzülerek oturmuştu. Önünde bir mum vardı. Koca kitap da açılmış, kucağında duruyordu:

“Geldiğiniz yoldan dönün.” dedi. “Belki çok kısa bir öğüt ama size bundan daha iyisini veremem.”

“Beni bataklıkta ya da karla kaplanmış bir hendekte ölü bulurlarsa buna, biraz da sizin sebep olduğunuzu düşünerek vicdanınız sızlamayacak, öyle mi?”

“Ben nasıl sebep olabilirim? Sizinle beraber gidemem ki! Bahçe duvarının önüne kadar gitmeme bile izin vermezler.”

“Siz mi? Böyle bir gecede benim için eşikten dışarı adımınızı atmanıza bile gönlüm razı olmaz!” diye bağırdım. “Bana yolumu tarif etmenizi istiyorum, göstermenizi değil. Ya da Bay Heathcliff’i benim yanıma bir kılavuz vermeye zorlamanızı istiyorum.”

“Kimi versin? Burada bir o, bir de Hareton, Zillah, Joseph ve ben varız.”

“Çiftlikte çalışan yanaşma falan yok mu?”

“Hayır, hepsi bu kadar.”

“Öyleyse ben de bu gece, burada kalmak zorundayım.”

“Bunu, ev sahibinizle kararlaştırın. Benim bu işle bir ilgim yok.”

Mutfağın önünde Heathcliff’in sert sesi duyuldu:

“Umarım bu, sana ders olur da tepelerde aklına estiği gibi dolaşmaktan vazgeçersin! Burada kalmaya gelince: Misafirler için hazır yatak bulundurmam ben. Kalacak olursan ya Hareton ya da Joseph’in yatağında yatmayı göze alırsın.”

“Ben, bu odadaki sandalyelerden birinin üzerinde uyuyabilirim.” dedim.

Kaba herif:

“Hayır, hayır!” dedi. “Yabancı, zengin de olsa fakir de olsa gene yabancıdır. Ben, göz hapsinde bulundurmadıkça bir yabancıyı buralarda başıboş bırakmak işime gelmez.”

Bu hakaret, sabrımı tüketmişti. Bir küfür savurdum, onu itip avluya çıkmak üzere telaşla yürürken Hareton’a çarptım. Etraf o kadar karanlıktı ki çıkış yerini göremiyordum. Elimle araştıra araştıra dolanırken birbirlerine yaptıkları medenice muamelelerden birine daha kulak misafiri oldum.

Başlangıçta, delikanlı benimle dost olmaya niyetli görünüyordu.

“Ben, parka kadar onunla giderim.” dedi.

Efendisi ya da nesiyse: “Cehenneme kadar yolun var!” diye bağırdı. “Atlara kim bakacak?”

Bayan Heathcliff umduğumdan çok daha yumuşak bir tavırla söylendi:

“Bir insanın hayatı, atların bir gecelik ihmal edilmelerinden çok daha önemlidir. Birisinin onunla gitmesi şart.”

Hareton terslendi:

“Ama senin emrinle değil. Ona abayı yaktıysan çeneni tutman daha hayırlı olur.”

“Öyleyse dilerim Tanrı’dan, ruhu hepinizin rahatını kaçırsın; umarım Bay Heathcliff de çiftlik yıkılıp dökülünceye kadar kiracı bulamaz.”

Joseph’in yanına yaklaştım.

“Bakın hele!” diye bağırdı. “Kadın hepsini lanetliyor!”

Konuşulanları duyabileceği bir yere çömelmiş, lamba ışığı altında inekleri sağıyordu. Lambayı hızla kaptığım gibi: “Yarın geri yollarım!” diye bağırarak en yakın kapıya koştum.

Yaşlı adam: “Bey, bey!” diye bağırarak peşime düştü. “Lambayı çalıyor bu herif! Hey, kuçu kuçu! Hey köpek, kurt tutun şu herifi!”

Ön kapı açılınca uzun tüylü iki canavar boğazıma saldırdı, beni yere yıktı. Bu arada lamba da sönmüştü; Heathcliff’le Hareton’ın birbirine karışan kahkahaları öfkemi de utancımı da son haddine vardırmıştı.

Neyse ki o iki canavar beni diri diri parçalamaktan çok, bacaklarını uzatıp gerinerek kuyruklarını sallaya sallaya esnemeye meraklıydılar. Fakat benim yerden kalkmama da göz yummayacaklardı; bu yüzden, o kötü yürekli efendilerinin gönlü olup beni kurtarıncaya kadar yerde yatmak zorunda kaldım. Ondan sonra da başım açık, öfkeden titreye titreye haydutlara, beni serbest bırakmalarını emrettim. Beni bir dakika daha orada tutmaları kendi aleyhlerine olacaktı. Bu arada öyle duyulmamış tehditler savurdum ki benim hıncımın sonsuzluğu yanında, Kral Lear’ınkiler hiç kalırdı.

Sıkıntımın şiddeti, burnumun kanamasına sebep oldu. Heathcliff hâlâ gülüyor, ben de hâlâ tehdit savuruyordum. Benden daha sakin, benimle eğlenenlerden daha insaflı biri, gelip işe karışmasaydı bu oyun nasıl sona ererdi bilmiyorum. Biri dediğim şu şişman kâhya kadın, Zillah idi. Kopan gürültünün sebebini anlamak için nihayet dışarı fırlamıştı. Birilerinin bana kötülük ettiklerini düşünmüş. Efendisine karşı gelmek cesaretini gösteremediği için de insafsızların gencini, kelimelerle yaylım ateşine tutmuştu.

“Daha neler, Bay Earnshaw!” diye bağırdı. “Bakalım bundan sonra ne halt karıştıracaksınız! Kapımızın eşiğinde cinayet mi işleyeceğiz? Yo, bu ev bana göre bir yer değil. Şu zavallı çocuğa bakın, neredeyse boğulacak. Şşşt, sus! Bu böyle devam etmez… Hadi gel de yaranı bereni sarayım. Ha şöyle, kımıldama.”

Bu sözlerle birlikte bir kova dolusu buz gibi suyu başımdan aşağı döktü, sonra beni zorla mutfağa götürdü. Bay Heathcliff de peşimizden geldi. Yüzündeki geçici neşe kaybolmuş, her zamanki suratsız, kederli havasına bürünmüştü.

Çok hastaydım, başım dönüyordu, bayılacak gibiydim. Bu yüzden de adam beni çatısının altında barındırmak zorunda kaldı. Zillah’ya bana bir bardak konyak vermesini söyledi, sonra içerideki odaya geçti. Bu sırada Zillah da diller dökerek beni teselli etmeye çalıştı. Efendisinin emrini de yerine getirdikten sonra, kendimi biraz daha iyi hissedince yatmaya götürdü.

3

Beni yukarı kata çıkarırken mumu gizlememi, gürültü yapmamamı tembih etti. Çünkü beni yatıracağı oda hakkında efendisinin garip bir inancı varmış; hiçbir zaman da orada bir kimsenin yatmasına izin vermezmiş. Sebebini sordum.

Bilmediğini söyledi; buraya geleli ancak bir-iki yıl olmuştu; bu süre içinde o kadar garip olaylarla karşılaşmışlardı ki artık merak bile etmiyordu.

Ben de meraklanamayacak kadar aptallaşmış olduğum için kapımı kapadım, çevreme bakınıp yatağı aradım. Odanın bütün eşyası bir koltuk, bir elbise dolabı, bir de tepesine posta arabalarının pencerelerine benzeyen dört köşe pencereler açılmış kocaman bir meşe sandıktan ibaretti.

Yanına gidip içine bakınca bunun çok eski model acayip bir yatak olduğunu fark ettim. Ailenin her ferdini teker teker oda ihtiyacında bırakmayacak şekilde yapılmıştı. Daha doğrusu, küçük bir odacıktan farkı yoktu, içindeki bir pencerenin alt kenarı da masa işi görüyordu.

Kapısının kanatlarını açtım, elimde mumla içine girdim, kanatları tekrar kapadım. Artık Heathcliff’in gözetlemelerine karşı da başkalarına karşı da kendimi güvende hissediyordum.

Mumu yerleştirdiğim pencere kenarının bir köşesinde üst üste yığılmış birkaç küflü kitap vardı, tahtanın boyalı kısımlarına ise birtakım yazılar kazılmıştı. Daha doğrusu bu yazılar, büyüklü küçüklü, çeşit çeşit harflerle tekrar tekrar yazılmış bir addan ibaretti. Catherine Earnshaw; bazı yerlerde değişip Catherine Heathcliff bazı yerlerde de Catherine Linton oluyordu.

Miskinlikten doğma bir kayıtsızlık içinde başımı pencereye dayadım “Catherine Earnshaw, Heathcliff, Linton” diye gözlerim kapanana kadar okumaya devam ettim. Gözlerim kapanalı beş dakika bile olmamıştı ki karanlığın içinden beyaz harfler belirdi, boşluk Catherinelerle dolmaya başladı; bu yılışık adın etkisinden kurtulmak için yerimden doğrulduğum zaman, mumun eski kitaplardan birinin üzerine eğilmiş olduğunu, ortalığı da yanık deri kokusunun kapladığını fark ettim.

Mumu üfleyip söndürdüm; soğuktan, mide bulantısından huzurum kaçmış bir hâlde oturup kenarı yanmış kitabı dizlerimin üstüne koydum. Bu, ince harflerle yazılmış bir İncil’di, pek ağır küf kokuyordu. Baş tarafındaki boş sayfaya: Bu kitap, Catherine Earnshaw’nundur, yazılmış çeyrek yüzyıl öncesine ait bir tarih atılmıştı.

Onu kapadım, başkasını aldım; sonra ötekini, daha sonra ötekini derken hepsini gözden geçirdim. Catherine’in kütüphanesinde seçme eserler vardı; yıpranma durumlarından da bir hayli kullanıldıkları belli oluyordu ama hepsinin de meşru maksatlarla kullanıldığı söylenemezdi çünkü hemen hemen hiçbir kısmın başı yoktu ki kitap basılırken boş bırakılan yerlere mürekkeple birtakım yorumlar -yorum değilse bile ona benzer şeyler- yazılmış olmasın. Kimisi birbirini tutmayan cümlelerdi kimisi de kişiliğini bulamamış, çocuksu bir el yazısıyla çiziktirilmiş hatıralar hâlindeydi. Boş bir sayfanın üst kısmında, yapıldığı zaman oldukça kıymetli bir sanat eseri havasını taşıyan dostum Joseph’in, kabataslak çizilmiş bir karikatürünü görünce pek sevindim.

İçimden hemen bu meçhul Catherine’e karşı bir ilgi uyandı, onun hiyeroglifi andıran soluk yazılarını şifre çözer gibi çözmeye koyuldum.

Alttaki paragraf: Berbat bir pazar… diye başlıyordu. Babam geri dönebilseydi! Hindley onun yerini hiç dolduramıyor… Hele Heathcliff’e karşı çok kötü davranıyor. H. ile beraber isyan çıkaracağız… İlk adımı bu akşam attık.

Bütün gün yağmurdan her yanı seller götürdü. Kiliseye gidemedik; onun için bizi Joseph, tavan arasına toplayıp ayin yapmak istedi. Bu yüzden de Hindley ile karısı, aşağıda ocakbaşında rahat rahat oturup “İncil” okumaktan başka her işi yaparlarken -buna kalıbımı basarım- Heathcliff’e, bana, zavallı yamak çocuğa dua kitaplarımızı alıp yukarı çıkmamız emredildi. Orada bir mısır çuvalının üstüne dizilmiş inleyip titrerken duayı kısa kessin diye Joseph’in de titremesi için dua ediyorduk. Ne boş fikir! Ayin tam üç saat sürdüğü hâlde ağabeyim bizim aşağıya indiğimizi görünce: “Ne o? Bu kadar çabuk mu bitti?” diye bağırdı.

Eskiden pazar akşamları fazla gürültü yapmadığımız takdirde, oyun oynamamıza izin verilirdi; şimdi ise bir küçük çıtırtı hepimizi birer köşeye dağıtmaya yetiyor. Zalim diktatör: “Burada bir efendinin bulunduğunu unutuyorsunuz!” diyor. “Tepemi attıracak olanı, yok edeceğim. Tam bir sessizlik, sükûnet istiyorum. Hay Allah! Sen miydin? Frances, sevgilim şunun yanından geçerken saçını bir çekiver; parmaklarını çıtırdattığını duydum.”

Frances, çocuğun saçlarını olanca gücüyle çektikten sonra, gidip kocasının kucağına oturdu. Orada iki küçük bebek gibi öpüşüp koklaşarak bizim bile utanacağımız cinsten saçma sapan sözlerle saatlerce vakit geçirdiler.

Biz de mutfak tezgâhının altına büzülmüş, kendi imkânlarımızla oyalanmaya çalışıyorduk. Önlüklerimizi birbirine bağlamış, perde gibi asmıştım. Derken Joseph bir iş için ahırdan çıkageldi. Perdeyi çektiği gibi emeklerimi boşa çıkardı, kulaktozuma bir yumruk savurduktan sonra çatlak sesiyle söylendi:

“Bey gömüleli şunun şurasında kaç gün oldu ki! Edilen dualar daha kulaklarınızda çınlıyordur. Bir de kalkmışlar eğleniyorlar… Utanın kendinizden, utanın! Oturun çocuklar, oturun! Okumak isteseniz ne iyi kitaplar var. Oturun da derdinize yanın!”

Joseph bunları söyledikten sonra, bizi bir dörtgen meydana getirecek şekilde oturttu; böylece, ilerideki ocaktan gelen hafif bir aydınlık, kucağımıza fırlatıp attığı kitapları okumamıza yardım edecekti.

Ben bu işe dayanamadım, elimdeki kitabı bir ucundan tutup köpeklerin bulunduğu yere fırlatırken iyi kitaplardan nefret ettiğimi de söyledim. Heathcliff de kendisininkini bir tekmeyle aynı yere gönderdi. Bunun üzerine bir kıyamettir koptu.

Bizim vaiz: “Bay Hindley!” diye bağırdı. “Yetişin, Küçük Bey! Cathy, Miğfer ve Kurtuluş kitabını yerlere attı, Heathcliff de Mahva Giden Yol’un birinci kısmını tekmeledi. Bunları kendi havalarına bırakırsan senin için kötü olur. Ah! Büyük Bey onların haklarından gelirdi amma ne çare ki o da göçüp gitti!”

Hindley, ocağın başındaki cennetinden hızla ayrıldı, birimizi yakamızdan, birimizi kolumuzdan yakaladığı gibi arka mutfağa atıverdi. Joseph, orada bizi mutlaka şeytanın yakalayacağını söylüyordu. Biz de ayrı ayrı birer köşeye çekilip rahat rahat şeytanın gelmesini beklemeye koyulduk.

Ben bu kitaba uzandım, raftan da bir hokka aldım, gözüme ışık gelsin diye dış kapıyı araladım. Yirmi dakikadan beri de yazıyorum. Fakat arkadaşım sabırsızlanmaya başladı, sütçü kadının pelerinine sarınıp kırlarda gezmemizi teklif ediyor. Hoş bir teklif… Suratsız ihtiyar da gelirse tahminleri gerçekleşti sanır. Yağmur altında buradakinden daha fazla ıslanıp üşümeyiz herhâlde.

***

Catherine bu tasarladıklarını yapmış olmalı ki hemen bundan sonraki cümlede başka bir konuya geçmişti. Gözlerinden sel gibi yaş akıyormuş.

Hindley’nin beni bu kadar ağlatacağını hiç aklıma getirmemiştim. diye yazmıştı. Başım öyle çok ağrıyor ki yastığın üzerinde tutamıyorum ama gene de ümitsizliğe kapılamam. Zavallı Heathcliff! Hindley ona: “Serseri!” diyor, artık bizimle oturmasına, yemek yemesine izin vermeyecekmiş; onunla oyun oynamayacakmışım, emirlerine karşı gelirsek onu evden kapı dışarı edecekmiş. H.’ye fazla yüz verdiği için de babamı suçluyor, (Buna nasıl cesaret ediyor ki?) ona haddini bildireceğine yemin ediyor…

***

Uyku bastırmış, başım rengi atmış sayfanın üzerine düşmeye başlamıştı. Gözlerim el yazısından kitabın yazılarına kaydı. Kırmızı renkli süslü harflerle yazılmış bir başlık gördüm. Yetmiş Kere Yedi, Yetmiş Birincinin Birincisi. Sayın Rahip Jabez Branderham Tarafından Gimmer’den Sough’da İrat Olunan Dinî Söylev. Yarı uykulu bir hâlde, Jabez Branderham’in neler söylediğini tahmin etmeye kafamı zorlarken kendimi yatağa attım, uykuya daldım.

Ne yazık ki iyi hazırlanmamış çayla bozulan sinirlerin tesiri, kötü oluyor. Yoksa böylesine korkunç bir gece geçirmem başka neden ileri gelmiş olabilir ki? Acı çekmenin ne demek olduğunu öğrendiğimden bu yana, buna benzer bir gece daha geçirdiğimi hatırlamıyorum.

Daha kendimden geçmeden rüya görmeye başladım. Güya sabah olmuştu, eve dönmek üzere yola çıkmıştım, Joseph de bana kılavuzluk ediyordu.

Yolumuz birkaç metre kalınlığında karla kaplı; bata çıka ilerlemeye çalışırken yol arkadaşım bir hacı asası almadığım için durmadan beni azarlıyor; asasız eve giremeyeceğimi söylüyor, bana elindeki kocaman topuzlu sopasını böbürlene böbürlene gösteriyor.

Bir an, kendi evime kabul edilebilmek için böyle bir silaha ihtiyacımın olması bana saçma göründü. Derken aklıma başka bir fikir geldi: Ben oraya gitmiyordum; ünlü Jabez Branderham’in Yetmiş Kere Yedi kitabından okuyacağı vaazları dinlemeye gidiyorduk. Üstelik ya Joseph ya vaiz ya da ben, Yetmiş Birincinin Birincisi’ni işlediğimiz için, halka gösterilip aforoz edilecektik.

Kiliseye geldik. Yürüyüşe çıktığım zamanlar gerçekten iki-üç kere kilisenin önünden geçmiştim. İki tepe arasında yükseltilmiş bir çukurlukta, bir bataklığın kıyısındadır. Oraya gömülmüş olan birkaç ölünün mumyalanmış gibi sağlam kalmasının da bataklıktaki rutubetli yosunlardan ileri geldiği söylenir. Kilisenin çatısı, bugüne kadar nasılsa sağlam kalmış fakat papaza verilen ücret yılda yirmi sterlin olduğu, iki göz odanın her an bir göz oda hâline gelmesi beklendiği için, hiçbir papaz burada çalışmak istemez; hele cemaatin ona, acından öldüğünü bilse daha çok para vermeyeceğini duyduktan sonra kim gelir ki! Ama rüyamda Jabez’in kalabalık bir cemaati vardı, hepsi de dikkat kesilmişler, onu dinliyorlardı. O da -aman Tanrı’m- ne vaaz verdi! Dört yüz doksan parçaya bölünmüştü, her bölüm de ayrı bir günahla ilgili. Bunları arayıp nereden buldu, onu bilemiyorum; deyimleri de kendine göre öyle bir yorumlayışı vardı ki! Ona göre insan, her durumda değişik günahlar işlemek zorundadır. Bu günahlar da en garip cinsten şeyler… Daha önce hiç aklımın köşesinden geçmeyen şeyler…

Ah, ne kadar da yorulmuştum! Nasıl da kıvrandım, esnedim; başım düştü, sonra gene açıldım. Kendimi çimdikleyip tokatladım, gözlerimi ovuşturdum, ayağa kalkıp tekrar oturdum; Joseph’i dirseğimle dürterek vaazını bitirmeye niyetli olup olmadığını sordum.

Sonuna kadar dinlemeye mahkûmdum. Nihayet, Yetmiş Birincinin Birincisi’ne geldi. İşte o buhranlı anda, bana da bir ilham geldi; kıpırdayıp yerimden kalktım, Jabez Branderham’in hiçbir Hristiyan’ın bağışlamayacağı bir günah işlediğini söylemek istedim.

“Efendim!” diye bağırdım. “Şurada dört duvar arasında oturup bir çırpıda günahlarınızı dört yüz doksan kez bağışladım. Yetmiş defa yedi kere şapkamı alıp çıkmaya hazırlandım -yetmiş kere yedi defa- beni yerime oturmaya zorladınız. Dört yüz doksan birinci ise pek fazla. Ey ölüm eziyetine benimle beraber katlanan kardeşlerim, yakalayın şunu! Onu yere yıkın, lime lime parçalayın ki buralarda izi bile kalmasın!”

Jabez, huşu içinde durduktan sonra: “Asıl parçalanması gereken adam sensin!” diye bağırdı. “Yetmiş kere yedi defa esnedin, yetmiş kere yedi defa ben ruhumun sesini dinledim. İşte bu da bir insanlık zaafıdır, bu da bağışlanabilir diye düşündüm. Yetmiş Birincinin Birincisi ortaya çıktı. Kardeşlerim, onun hakkında yazılı hükmü yerine getirin! Tanrı’nın bütün azizleri böyle bir şeref kazanmıştır.”

Bu son cümle üzerine bütün cemaat hacı asalarını kaldırarak üzerime yürüdü. Benim ise savunacak hiçbir silahım yoktu, onun için en yakınımda bulunan, üstelik en canavarca bana saldıran Joseph’in sopasını almaya çalıştım. Karışıklık arasında, sopalar birbiriyle çarpıştı, benim başıma yöneltilmiş sopaların başkalarınınkilere indiğini gördüm. Kilisenin içi, karşılıklı vuruşmalarla inildiyordu. Herkesin eli en yakın komşusunun yakasındaydı. Branderham de boş durmamak için olanca gücüyle kürsüyü yumruklayıp ortalığı gümbürdetiyordu, öyle ki sonunda uyanıp derin bir oh çekmeme de bu gürültü sebep oldu.

Bu gürültüyü koparan neydi, kavgada Jabez’in rolünü kim oynamıştı? Sadece pencereme değen bir köknar dalı! Rüzgâr uğuldayarak estikçe ağacın kuru kozaları da cama vuruyordu.

Bir süre kuşku içinde dinledim; gürültünün sebebini anladıktan sonra öbür yanıma dönüp uykuya dalmış, gene rüya görmeye başlamıştım; hem de birincisinden daha kötü bir rüya.

Bu defa da meşe dolabın içinde yattığımı hatırlıyorum. Rüzgârın uğultusunu, karların savruluşunu, köknarın o aldatıcı vuruşunu da duyuyor; bu gürültünün sebebini de uyanıkmışım gibi biliyordum. Fakat bu patırtı beni o kadar rahatsız ediyordu ki mümkünse hemen durdurmaya karar verdim. Kalkıp pencereyi açmaya çalıştım sanıyorum. Kanadın kancası yuvasına sıkışmış, açılmıyordu. Bunu uyanıkken de görmüştüm ama unutmuşum.

“Ne yapıp yapıp bu gürültüyü durdurmalıyım!” diye söylendim, camı yumruğumla kırıp dalı yakalamak için kolumu dışarı uzattım ama parmaklarım dal yerine, soğuktan buz gibi olmuş küçücük bir eli yakalamıştı.

Bir kâbus görmüş gibi dehşete kapıldım. Kolumu geriye çekmeye çalıştım; el, sıkı sıkı yapışmış, bırakmıyordu. Son derece hüzünlü bir ses: “Beni içeri alın… Beni içeri alın!” diye yalvardı.

Elimi kurtarmaya çalışarak:

“Kimsin sen?” diye sordum.

Ses titreyerek cevap verdi:

“Catherine Linton’ım ben. (Aklıma neden Linton adı geldi? Earnshaw adını, Linton adından belki yirmi kere daha fazla okumuştum.) Eve geldim. Kırda yolumu kaybetmiştim!”

O konuşurken pencerede belli belirsiz bir çocuk yüzünün göründüğünü de fark ettim. Dehşet beni de zalim yapmıştı; o yaratığı defetmek için boşuna uğraştığımı anlayınca bileğini kırık cama doğru çektim, kanlar fışkırıp çarşafı ıslatıncaya kadar camın üzerinde ileriye geriye sürttüm. O ise hâlâ: “Beni içeri alın!” diye sızlanıyor, elimi de bir türlü bırakmıyordu. Korkudan deliye dönmüştüm.

На страницу:
2 из 7