bannerbanner
Uğultulu Tepeler
Uğultulu Tepeler

Полная версия

Uğultulu Tepeler

Язык: tr
Год издания: 2023
Добавлена:
Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
7 из 7

Ben onların yanına vardığım sırada, Hindley de elinde tuttuğu şeyin ne olduğunu unutmuş bir hâlde, tırabzandan eğilip aşağıdan gelen sesi dinlemeye koyulmuştu.

“Kim o?” diye sordu.

Birinin yukarı çıktığını duymuştu. Ben de öne doğru eğilmiştim. Ayak seslerinden gelenin Heathcliff olduğunu anlamış, görünmemesi için ona işaret etmeye çalışıyordum. Bu yüzden gözümü Hareton’dan ayırdığım sırada, çocuk birdenbire kıvrılarak babasının gevşek parmaklarının arasından sıyrıldığı gibi aşağıya düştü.

Dehşete kapılmanın heyecanını tatmaya vakit bulamadan küçük şeytanın kurtulduğunu gördük. Heathcliff tam o tehlike anında merdivenin alt başına gelmişti; içgüdüsüyle çocuğu havada düşerken yakalamış, yere bıraktıktan sonra da başını yukarı kaldırıp kazaya sebep olanı araştırmıştı.

Aldığı piyango biletini, beş şiline sattıktan sonra ertesi gün bu bilete, beş bin sterlin ikramiye çıktığını öğrenen bir cimri bile onun Hindley’i gördüğü andaki kadar büyük şaşkınlığa uğramamıştır. Bakışları, kendi eliyle kendi emelini boşa çıkarmaktan duyduğu üzüntüyü, kelimelere ihtiyaç olmadan gayet güzel anlatıyordu. Ortalık karanlık olsaydı, çocuğun başını basamaklara vura vura hatasını düzeltmeye bakardı ama biz çocuğun kurtulduğunu görmüştük. Ben de hemen aşağıya inip kıymetli emaneti bağrıma basmıştım.

Hindley de ağır ağır indi. Ayılmıştı, yaptıklarından utanç duyuyordu.

“Kabahat senin, Ellen.” dedi. “Çocuğu bana göstermeyecektin. Bir yerinde yara falan var mı?”

Öfkeyle bağırdım:

“Yara mı? Ölmese bile aptal kalacak. Ah, annesi sizin davranışlarınızı görüp de nasıl mezarından fırlamıyor, şaşıyorum! Siz kâfirlerden de betersiniz! Kendi etinizden, kanınızdan olan bu yaratığa böyle davranmanız bunu gösteriyor.”

Çocuk, benim yanımda olduğunu anlayınca korkusunu hıçkırıklarıyla yatıştırmıştı. Hindley çocuğa dokunmak istedi. Babası daha bir parmağını üzerine değdirir değdirmez çocuk, eskisinden daha büyük bir çığlık kopardı; bir yandan da sarası tutmuş gibi kıvranmaya başladı.

“Siz onunla ilgilenmeyin.” dedim. “Sizden nefret ediyor. Sizden herkes nefret ediyor ya… İşte gerçek bu. Doğrusu, mutlu bir aileniz var… Hele son zamanlarda hâliniz pek güzel oldu…”

Zıvanadan çıkmış olan adam, kalpsizliğini örtmeye çalışarak: “Daha da güzel olacak, Nelly!” diye bir kahkaha attı. Sonra tekrar eski sert tavrını takındı. “Sen şimdi çocuğu al, gözümün önünden uzaklaş. Bana bak Heathcliff, sen de sakın gözüme görüneyim deme; sesini de işitmeyeyim… Seni bu gece öldürmeyeceğim ama evi ateşe vermeyecek olursam! Hoş, bunu da keyfim bilir ya…”

Bunları söylerken konsoldan bir şişe konyak çıkardı, büyük bir kadehe doldurdu.

“Ne olursunuz yapmayın, Bay Hindley!” diye yalvardım. “Azıcık söz dinleyin. Kendinize acımıyorsanız şu zavallı talihsiz yavrucağıza acıyın.”

Buna: “Benim yerimde kim olsa onun için daha iyidir.” diye karşılık verdi.

Elindeki kadehi almaya çalışarak: “Öyleyse kendi canınıza acıyın.” dedim.

Günahkâr: “Ben mi acıyacağım? Asla!” diye haykırdı. “Bu canı, cehenneme gönderip Yaradan’ı cezalandırmış olmaktan büyük zevk duyacağım! İşte bu da onun, canıgönülden lanetlenmesi şerefine!”

İçkisini içti. Sonra sabırsız bir hâlde bize gitmemizi emretti. Bu emrini de ağza alınamayacak, hatırlanamayacak kadar kötü küfürlerle tamamladı.

Heathcliff, kapı kapandıktan sonra biraz önce duyduğu küfürlere aynı şekilde karşılık verdi.

“Ne yazık ki içkiyle kendini öldüremiyor.” dedi. “Kendisi buna elinden geldiği kadar gayret ediyor ama bünyesi sağlam. Bay Kenneth, onun Gimmerton’ın bu yanında bulunan erkeklerin hepsinden çok yaşayacağına, mezarına ak saçlı bir günahkâr olarak yerleşeceğine kısrağı üzerine bahse girmeye razı. Olağanüstü mutlu bir tesadüf, onu alıp götürmezse elbette.”

Mutfağa girdim, küçük kuzumu ninni söyleyerek uyutmak için oturdum. Heathcliff’in ahıra doğru gittiğini sanıyordum. O ancak öbür yandaki kanepeye kadar gidebilmiş, kendini kanepenin üzerine atıp sesini çıkarmadan yatmış. Bunu da sonradan öğrendim.

Hareton’ı dizime yatırmış, hem sallıyor hem de şöyle bir ninni söylüyordum:

Gecenin derinliklerinde, bebekler ağlıyordu.Mezarlarında yatan analar duyuyordu bunu.

Cathy, az önceki patırtıyı odasından duymuştu, başını uzatıp fısıldadı:

“Yalnız mısın, Nelly?”

“Evet, Küçük Hanım.” dedim.

İçeri girdi, ocağa yaklaştı. Ben de onun, bir şey söyleyeceğini sanarak başımı kaldırdım. Yüzündeki ifade, onun hem üzgün hem de kaygılı olduğunu belli ediyordu. Dudakları sanki bir şey söyleyecekmiş gibi hafif aralanmıştı; derin bir de soluk aldı ama ağzından söz yerine bir iç çekiş çıktı.

Ben onun az önceki davranışını hâlâ unutamadığım için ninnime devam ettim.

“Heathcliff nerede?” diye sorarak şarkımı kesti.

“Ahırda, işinin başındadır besbelli.” dedim.

Oğlan beni yalancı çıkarmadı. Belki de uyuyakalmıştı.

Uzun bir sessizlik daha oldu. Bu arada, Catherine’in yanaklarından akan birkaç damla yaşın yere, döşeme taşlarına damladığını gördüm.

Kendi kendime: “Acaba yaptığı kötü hareketlerden dolayı utanç mı duymaya başladı?” diye sordum. “Bu, büyük bir yenilik olurdu ama gene de sözü, onun açmasını bekleyeceğim. Hiçbir şekilde yardım etmeyeceğim.”

Ne yazık ki o, kendi çıkarlarının dışında hiçbir şeye fazla üzülmezdi.

En sonunda: “Ah, ben çok mutsuzum!” diye sızlandı.

“Ya, vah vah!” dedim. “Seni memnun etmek de çok zor… Bu kadar çok dostun, bu kadar az derdin varken nasıl rahata kavuşamıyorsun anlamıyorum!”

Yanıma diz çöktü; o güzel gözlerini, insana öfkelenmeye ne kadar hak kazanmış olursa olsun bütün hıncını unutturan masum bakışlarla bana dikti.

“Sana bir sır versem saklar mısın, Nelly?” dedi.

Öfkem daha azalmıştı.

“Saklamaya değer mi?” diye sordum.

“Evet, hem beni de çok kaygılandırıyor, mutlaka açıklamalıyım. Ne yapacağımı bilmek istiyorum… Bugün Edgar Linton, bana evlenme teklifi etti, ben de ona cevap verdim. Teklifine, ‘evet’ mi yoksa ‘hayır’ mı dediğimi sana açıklamadan önce, sen söyle: Hangisi daha doğru olurdu?”

“Vallahi, ben ne bileyim Bayan Catherine!” dedim. “Bugün öğleden sonra onun önünde yaptığın marifetleri düşünürsek onu geri çevirmenin akıllıca bir hareket olacağını söyleyebilirim. Ama delikanlı teklifi, bütün o olup bitenlerden sonra yaptığına göre ya aptalın biri ya da macera meraklısı bir sersem.”

Yüzünü ekşiterek ayağa kalktı.

“Bu şekilde konuşursan daha fazlasını anlatmam.” dedi. “Edgar’ın teklifini kabul ettim, Nelly. Hadi çabuk söyle iyi mi yaptım, kötü mü?”

“Demek kabul ettin? Öyleyse bunun üzerinde konuşmak neye yarar? Bir kere söz vermişsin, geri dönemezsin ki.”

Canı sıkılmış bir hâlde bağırdı:

“Neyse, böyle mi yapmam gerekirdi, sen onu söyle!”

Sabırsız sabırsız ellerini ovuşturuyordu, alnı da kırışmıştı.

“Bu soruya doğru bir karşılık verebilmek için birçok şeyin dikkate alınması gerekiyor.” dedim. “Birincisi ve en önemlisi, şu: Edgar’ı seviyor musun?”

“Onu sevmemek kimin elinde ki! Elbette seviyorum.”

Sonra onu şöylece sorguya çektim… Yirmi iki yaşında bir kız için bu sorular, hiç de yersiz ve saçma değildi:

“Onu niçin seviyorsun, Küçük Hanım?”

“Saçma! Seviyorum işte! Niçini var mı ya?”

“Elbette var. Sebebini söylemelisin.”

“Peki öyleyse. Yakışıklı olduğu için, onun yanında bulunmaktan hoşlandığım için seviyorum.”

“Kötü!” dedim.

“Bir de genç ve neşeli olduğu için…”

“Gene kötü!”

“Bir de beni sevdiği için.”

“Bu da bir işe yaramaz.”

“Zengin de olacak. Sonra ben, bu bölgenin en büyük hanımı olmaktan da hoşlanacağım. Böyle bir kocam olduğu için böbürleneceğim.”

“Bu, hepsinden kötü! Şimdi de bana onu, nasıl sevdiğini söyle.”

“Herkes nasıl severse… Sen budalanın birisin, Nelly.”

“Hiç de değil. Cevap ver.”

“Onun ayağının altındaki toprağı, başının üstündeki havayı, dokunduğu her şeyi, söylediği her kelimeyi seviyorum… Her bakışını, her hareketini; onu bütünüyle, tümüyle seviyorum. İşte bu kadar! Başka bir diyeceğin var mı?”

“Peki ama niçin?”

“E, artık sen de fazla oluyorsun ama! Bunun şaka edilecek tarafı da kalmadı.”

Küçük Hanım, böyle diyerek yüzünü ocağa çevirdi.

“Ben şaka etmiyorum, Küçük Hanım.” dedim. “Sen Bay Edgar’ı yakışıklı, genç, neşeli ve zengin olduğu için, bir de seni seviyor diye seviyorsun. Bu sonuncusunun hiç önemi yok. O seni sevse de sevmese de sen onu sevebilirsin ama o ilk dört özelliği olmasaydı sen onu sevemezdin.”

“Doğru, çok doğru… Ona sadece acırdım. Çirkin, budala biri olsaydı belki de iğrenirdim.”

“Ama dünyada daha pek çok yakışıklı, zengin delikanlı var. Hatta belki de ondan çok daha yakışıklı, daha zengin olanları da var… Acaba bunlardan birini sevmekten seni ne alıkoyabilirdi?”

“Böyle birileri varsa bile benim karşıma çıkmadı. Edgar gibisine hiç rastlamadım.”

“İleride görebilirsin; hem o da ömrünün sonuna kadar yakışıklı, genç kalmayacak hatta hep zengin de kalmayabilir.”

“Şimdi zengin ya, ben yalnız şimdiki zamanla ilgilenirim. Senden daha mantıklı sözler söylemeni beklerdim.”

“Öyleyse mesele yok… Sen, yalnız bugünle ilgileniyorsan evlen Bay Edgar Linton’la.”

“Bunun için senden izin isteyecek değilim. Onunla evleneceğim ama sen bana hâlâ doğru hareket edip etmediğimi söylemedin.”

“Doğruluğuna diyecek yok… İnsanlar yalnız bugünü düşünerek evlenmekle doğru bir iş yapmış sayılırsa demek istiyorum… E, şimdi de neden mutlu olamadığını söyle bakalım. Ağabeyin sevinecek… İhtiyar hanımla Bey’in de itiraz etmeyecekleri muhakkak. Sonra bozuk düzen, huzursuz ve rahatsız bir evden kurtulup varlıklı, saygıya değer bir eve gidiyorsun. Edgar’ı seviyorsun, Edgar da seni seviyor. Eh, bu durumda her şey yolunda sayılır. Aksaklık nerede, söylesene?”

Catherine bir elini alnına, öbürünü de göğsüne götürerek: “Burada, bir de burada…” dedi. “Ruh nerede yaşıyorsa… Ruhumda da gönlümde de yanlış bir iş yaptığım inancı var.”

“Bu çok garip! Ben bir şey anlamadım.”

“Benim sırrım da bu işte! Beni alaya almazsan sana her şeyi açıklayacağım. Bunu tam yapamam… Ama hiç olmazsa neler hissettiğimi birazcık sana da duyurmaya çalışacağım.”

Tekrar yanıma oturdu. Yüzü daha kederli, daha düşünceli bir hâl almıştı.

Birbirine kenetlenmiş elleri titriyordu. Birkaç dakika düşündükten sonra birdenbire sordu:

“Nelly, senin hiç garip rüyalar gördüğün oluyor mu?”

“Evet, ara sıra görüyorum.”

“Ben de… Öyle rüyalar gördüm ki bunlar, hiç aklımdan çıkmadıkları gibi, fikirlerimi de değiştirmeme sebep oldular. Suya karışan şarap gibi rüyalar da benliğime işleyip düşüncelerimin rengini değiştirdiler… Şimdi sana anlatacağım rüya da onlardan biri ama sakın herhangi bir yerinde güleyim deme…”

“Aman, sakın anlatma Küçük Hanım!” diye bağırdım. “Hortlaklar, hayaletler olmadan da yeteri kadar kederliyiz, üzüntülüyüz. Hadi, bırak bunları da azıcık neşelen, kendine gel. Bak küçük Hareton’a… O, hiç korkunç rüyalar görmüyor. Uykusunda da ne tatlı gülümsüyor!”

“Evet, babası da yalnız kaldığı zamanlar ne güzel küfürler savuruyor! Ama sen onun şu tombul yaratık gibi küçük, masum olduğu günleri de hatırlıyorsundur herhâlde. Her neyse Nelly, beni dinleyeceksin. Uzun sürmez. Bu gece zaten benim neşelenecek hâlim yok.”

“Dinlemeyeceğim… Dinlemeyeceğim!” diye telaşla kararımı tekrarladım.

O zamanlar rüyalara inanırdım, şimdi de öyleyim ya; üstelik Catherine’in de üzerinde öylesine kederli bir hâl vardı ki gelecek bir felaketi önceden sezmiş olmaktan korkuyordum. Çok öfkeliydi ama hemen devam etmedi. Görünüşte başka bir konuya geçti.

“Ben cennete gidersem çok sıkılırım besbelli, Nelly.” diye başladı.

“Sen zaten oraya gitmeye layık değilsin de ondan.” dedim. “Bütün günahkârlar cennette sıkılırlar.”

“Ama bunun için değil. Bir kere rüyamda kendimi orada gördüm.”

“Rüyalarını dinlemeyeceğimi söyledim ya, Catherine! Ben yatacağım.”

Güldü; ben iskemlemden kalkmaya davranınca da beni tuttu.

“Daha bu bir şey değil!” diye bağırdı. “Cennetin bana evim gibi görünmediğini söyleyecektim. Dünyaya dönmek için öyle ağladım, öyle ağladım ki melekler bana kızdılar, tuttukları gibi Uğultulu Tepeler’in yukarısındaki fundalığın ortasına fırlatıp attılar. Orada sevinçten hıçkırırken uyandım. İşte bu da benim sırrımı öteki kadar açıklayabilir. Cennette benim nasıl işim yoksa Edgar Linton’la evlenmem de o derece saçma. Şu içerideki kötü adam, Heathcliff’i bu derece alçaltmasaydı, bunu hiç düşünmezdim sanıyorum. Ama şimdi Heathcliff’le evlenmek beni de alçaltır. Onun için, Heathcliff kendisini ne kadar çok sevdiğimi hiçbir zaman bilmeyecek. Onu yakışıklı olduğu için değil, kendimden çok bana benzediği için seviyorum, Nelly. Ruhlarımızın neyle yoğrulduğunu bilmiyorum ama onunkiyle benimki aynı hamurdan. Edgar’ınki ise benimkinden ay ışığıyla şimşek pırıltısı, ateşle kırağı kadar farklı.”

Bu sözler daha sona ermeden Heathcliff’in orada olduğunu hissetmiştim. Hafif bir hareket duyunca başımı çevirdim, onun tahta kanepeden yavaşça kalkıp dışarı süzüldüğünü gördüm. Catherine onunla evlenmesinin kendisini alçaltacağını söyleyinceye kadar Heathcliff, konuşulanları dinlemiş, sonra fazla duymamak için oradan kalkmıştı.

Catherine yerde oturduğu için, divanın arkalığı Heathcliff’in gelişini de gidişini de görmesine engel olmuştu ama ben irkildim, susmasını söyledim.

Sinirli sinirli etrafına bakınarak: “Niçin?” diye sordu.

O sırada yoldan gelen tekerlek seslerini fırsat bilerek: “Joseph burada.” dedim. “Heathcliff de onunla beraber içeri girebilir. Şu anda kapının önünde olmadığından bile emin değilim.”

“Kapıdan benim sözlerimi duyamazdı.” dedi. “Hareton’ı bana ver, sen yemeğini hazırlarken ben ona bakarım; yemek hazır olunca da beni de çağır. Tedirgin olan vicdanımı kandırmak, Heathcliff’in bu gibi şeylerden anlamadığını görmek istiyorum. Anlamıyor, değil mi?

Âşık olmak ne demektir bilmiyor, değil mi?”

“Senin bildiğin kadarını bilmemesi için bir sebep göremiyorum.” dedim. “Hele sevmek için seni seçmişse dünyanın en mutsuz yaratığı olacağına şüphem yok. Sen Bayan Linton olur olmaz o da hem arkadaşını hem sevgilisini, her şeyini kaybetmiş olacak. Sen kendin bu ayrılığa nasıl dayanacağını, dünyada yapayalnız kalmaya onun nasıl tahammül edeceğini hiç düşündün mü? Çünkü, Catherine…”

Öfkeyle: “O tek başına mı kalacak? Biz ayrılacak mıyız?” diye sordu. “Tanrı aşkına, kim ayıracak bizi? Bizi ayıracak olanlar, Milo’nun akıbetine uğrarlar.1 Hayır, Ellen, ben yaşadıkça fâni herhangi bir yaratık uğruna onu bırakamam. Yeryüzündeki Lintonların hepsinin yok olup gitmeleri pahasına bile Heathcliff’ten vazgeçemem. Ah, benim niyetim bu değil ki… Ben bunu demek istemedim. Bayan Linton olabilmem için benden böyle bir şey isterlerse ben de kararımdan vazgeçerim. O benim için şimdiye kadar ne idiyse bundan sonra da öyle kalacak. Edgar ona karşı beslediği soğuk duygulardan vazgeçmek, hiç olmazsa onu hoş tutmak zorundadır. Zaten benim Heathcliff’e olan gerçek duygularımı öğrenince bunu yapacaktır. Nelly, biliyorum şimdi beni kötü, bencil bir insan olarak görüyorsun fakat Heathcliff’le evlenirsem sürüneceğimizi hiç düşünmedin mi? Edgar Linton’la evlenirsem Heathcliff’in yükselmesine yardım edebilir, onu ağabeyimin elinden kurtarabilirim.”

“Kocanın parasıyla mı, Catherine?” diye sordum. “Ama bu işte onu umduğun kadar yumuşak bulmayacaksın. Hüküm vermek bana düşmez ama bence bu, Edgar Linton’ın karısı olmak için ileriye sürdüğün sebeplerin en kötüsü.”

“Hiç de değil!” diye karşılık verdi. “Tersine, en iyisi. Ötekiler heveslerimi yerine getirmek, biraz da Edgar’ı tatmin etmiş olmak içindi. Bu ise hem Edgar’a hem de kendime karşı beslediğim duyguların hepsini kendinde toplayan bir kimse için. Bunu açıkça anlatamıyorum ama herhâlde sen de başkaları da insanın benliğinden öte bir varlığı olduğunu ya da olması gerektiğini düşünüyorsunuzdur. Ben, sadece şunun içindekinden ibaret kalsaydım, yaratılmamın ne faydası olurdu? Benim bu dünyadaki en büyük üzüntülerim Heathcliff’in üzüntüleri olmuştur; hepsini de başlangıçta görmüş, duymuşumdur. Hayatta en büyük düşüncem o olmuştur. Her şey yok olup yalnız o kalsa benim varlığım gene devam ederdi; her şey yerinde kalıp da o ortadan kaybolsa evren bana büsbütün yabancı olurdu. Ben onun bir parçası olamazdım. Benim Edgar’a karşı duyduğum sevgi ormandaki bitkiler gibidir: Kış nasıl ağaçları değiştiriyorsa zaman da bu sevgiyi değiştirecektir, bunun farkındayım. Heathcliff’e karşı beslediğim sevgi ise alttaki ölümsüz kayalara benzer: Görünüşte pek az zevk verir ama gerçekten lüzumludur. Ben Heathcliff’im, Nelly… O her zaman benim benliğimde… Nasıl ben kendim için bir zevk kaynağı değilsem o da zevk olarak değil, gerçek varlığım olarak benliğimdedir. Onun için, ayrılmaktan söz etme bir daha. Olacak şey değil bu; hem de…”

Sustu, yüzünü elbisemin kıvrımları arasına sakladı. Ben eteğimi zorla çekip kurtardım. Onun çılgınlığına katlanmaya sabrım kalmamıştı.

“Saçma sapan sözlerinden anladığım kadarıyla evlenince üzerine alman gereken görevlerden senin haberin yok, Küçük Hanım. Varsa o zaman da sen kötü ruhlu, yol yordam tanımayan bir kızsın demektir. Hem artık bana başka sırlarını da açıklamaya kalkma. Onları saklayacağıma söz veremem.”

“Ama bunu saklayacaksın, değil mi?” diye merakla sordu.

“Hayır, söz veremeyeceğim.” dedim.

Gene ısrar etmeye hazırlanırken Joseph’in içeri girmesiyle konuşmamız sona erdi. Catherine sandalyesini köşeye çekti, ben yemeği hazırlarken o da Hareton’la meşgul oldu.

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

Milo ünlü bir Grek atletiydi. Bir gün ormanda bir meşe kütüğünü yarıp iki parçayı birbirinden ayırmak isterken elleri kütüğün arasına sıkışıp kalmıştı. Kurtlar gelip onu parçaladılar. (ç.n.)

Конец ознакомительного фрагмента
Купить и скачать всю книгу
На страницу:
7 из 7