bannerbanner
Manas Destanı
Manas Destanı

Полная версия

Manas Destanı

Язык: tr
Год издания: 2023
Добавлена:
Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 6

Halkın inleyişlerinden ürkmüş kuşlar uçmadılar, ağaçlarda bülbüller ötmediler. Köpekler her yerde havlayıp durdular.

Alevke’nin gönderdiği askerler, Kırgızlardan Manas adlı çocuğu bulamayınca her yeri cehenneme çevirerek onu başka Türklerde aradılar. Oralarda da bulamayınca Buhara’ya, Semerkant’a girdiler. Sonunda Semerkant’ta kamburu çıkmış, onun geniş omuzlu Car Manas adlı Çon Eşen’in çocuğunu bulup, gözlerini bağlayıp, ayaklarına demir bukağı takıp, sevinerek çocuğu Pekin’e götürdüler. Kalmuk gözcülerin, kervanların ulaştırdığı habere göre Hitay Çon Eşen’in Manas adlı çocuğunu, kırk ip boyundaki büyük zindana koyup bir belâdan kurtulduklarını düşünerek huzura kavuştu.

Bu haberi öğrenen Cakıp, belini sıkıca bağladı.

O günün üzerinden çok geçmeden çocuk gülüşü ve ağlaması duyulmayan avulu bir araya toplayan Akbalta, halkın gönlünü avutup şöyle dedi:

“Sonunda görecek günlerimiz iyi olur. Tanrım dilediklerimizi verir. Başınızı kaldırın! Kara başı yalnız kendimiz koruruz! Yatarak ölmektense savaşarak ölelim! Her erkek düşmanın silahına baksın. Gizlice silah yapalım!”

Taşa damga basan, demiri toprak gibi yoğuran Dögür Usta başta olmak üzere gözcülere sezdirmeden ormandan kömür hazırlayıp, dağdan demir kazdırıp, örtülü kara keçe evini usta hane (atölye) yaparak Davut ata mesleği diye pulat kılıç ve mızrak yaptılar. Her erkek için birer kılıç ve mızrak yapıldı.

Akbalta, bunların çoğunu deriye sararak kuru toprağa gömdürüp üzerine işaret koydu.

***

Bir yıl geçti. İki yıl geçti.

Yorgun düşen Cakıp Bay, Akbalta’nın sözünü dinleyerek Kalmuk’a, Tir-got’a altın ve hayvan verip otlağını yeniledi.

Cakıp, sonraki zamanlarda evvelkinden daha çok kuvvetlendi, hanın yüzüne renk geldi, gönlü açıldı; hayvanlarının hesabını tutup hayatını daha düzenli hale getirdi. Cakıp’ın canlanmasında bir sebep vardı. Tatlı Hanımı Cıyırdı, hamile kalalı üç ay olmuştu. Cakıp, bunu Hanımının yemek yememesi ve bulantısının şiddetlenmesinden öğrendi. Cıyırdı, Kırgız’ın da, Kalmukların da, Hitayların da yemeklerini istemediği için sabahtan akşama kadar üzülüp ağlayarak, istediği şeyin aslan yüreği olduğunu söyledi.

Kırgızlarda aslan avlayacak avcı kalmamıştı. Akbalta’nın tavsiyesiyle Kalmuk, Tırgot, Kazak, Türk kabilelerine adam gönderip şehirlerini aradılar, taradılar. Sonunda Kangay’ın kara avcısı, aslan avlamış diye bir haber duydular. Cıyırdı at bakıcısına para ve altın vererek aslan yüreğini aldırıp getirtti.

Bıldırcın gibi büzülen Cıyırdı Hanım, aslanın yüreğiyle ciğerini kazanda hafifçe kaynatıp çorbasıyla beraber tamamen yedi.

“Bayım, şimdi bana can geldi!” dedi. Cıyırdı yedi gün yedi gece terleyerek hiç bir şey yemeden rahat uyudu.

Dokuz ay geçti. Çıyırdı’nın karnı büyüyüp doğum günü yaklaştı. “Kalmuk rahibi askerbaşıyla geliyor!” şeklindeki haber Kırgızlara ulaştı. Cakıp bay kendini kaybetti; sanki uyuşmuş gibi şuursuz dolanıp ne yapacağını şaşırdı.

Akıllı Akbalta ormanda bir kulübe yaptırıp yedi delikanlıyı kulübeyi korumakla görevlendirip Çıyırdı’yı her yanından örtüp gizledi:

Askerbaşı avulu toplayıp emri okudu: “Yeryüzündeki güneş gören halkların hükümdarı olan Çin Maçın Hanı Esen Han’ın doğum günü için Kırgızlar değerli hediyeler hazırlasınlar!” Kırgızlar “Doymayan kâfirlere ses çıkarmadan hediyesini verelim de bir an önce defolsunlar. Çocuk görmek üzereyiz. O çocuğa gelecek belâ askerlerle beraber gitsin” dediler.

Kırgızlar bu kez karşılık göstermeden güle oynaya altın ve gümüş toplayıp süsledikleri ata güzel kızı bindirdiler. Heybeyi altın mücevher ile doldurdular, hayvanları dokuzar dokuzar sürüp çıkardılar.

Askerbaşı sarayına döndü.

Kırgızlar, Çıyırdı’yı sakladıkları için çok sevindiler.

Beklenen gün de yaklaştı. Çıyırdı’nın doğum anı geldi. Hanımın sancısı başladı.

Sancı başladığında Cakıp’ın evine bahşılar ve kadın şamanlar toplandılar. Tünek’i dayamak için altın sırık diktiler. Kadınlar telaşlanıp beyaz evde (Ak otağda) gürültü kopardılar.

Cakıp efsun okuyup, akbozdan kısrağı, baykuş başlı koyun, ay boynuzlu ineği, enenmiş deveyi kurban kesti.

Avulda Çıyırdı’nın şiddetle bağırmaları, çığlık atışları yedi gün sekiz gece kesilmedi. “Şefkatli kayıp kuş (dağlı geviş getiren hayvanların hamisi), Umay Ana4, kuş ana, şefkatini esirgeme, yardım et!” Kadın şamanlar bahşılar sıçrayıp, davul çalıp Umay Ana’yı yardıma çağırdılar. Ateş Ana’ya sığınıp ateş yaktılar, süt ve yağ saçarak, ardıç ağacı yaktılar.

Yetmiş Kırgız ailesinin erkekleri Çıyırdı’nın doğum sancıları geçirmekte olduğunu öğrenince sevinip Cakıp Bay’ın evine gittiler, yavaşça gelip olup bitenleri dikkatlice seyrettiler. Tanrım bize ne verecek, görelim diye küçükten büyüğe herkes dağa taşa sığındı.

Dokuzuncu gece Çıyırdı’nın sancısı bitti diye kadınlar heyecanla bağırıştılar.

“Cakıp Bay, hanımın şimdi doğuracak!” sözünü işiten Cakıp; yüksek sesle ağlayıp, çocuğun sesini duyduğumda kalbim parçalanmasın, benimle gene alay etmesinler avulda durmayayım diye tepelere gitti.

Cakıp Bay, hanımı erkek çocuk doğurursa muştuluk vermek için kerme5 ye kırk kara boz at yavrusu6 bağlattı.

Böylesini hiç bir insan görmemişti. İnsanlar sevinerek göğe baktılar, etraf sessiz ve sakindi, hayat adeta durmuştu, kanatlı kuşlar uçmadı, akan sular akmadı. Avuldaki köpekler havlamadılar, otların başı sallanmadı.

Bu bir iyilik işaretiydi. Bu çocuktan, kimse ürkmedi, korkmadı. Hepsi merak ettikleri sırrın açıklanmasını beklediler. Hepsi kulaklarını kabarttılar.

Altay’ı sarstı “Baa!” diye ağlayan çocuğun sesi. Kara yer sallandı. Âlemi sarsan bir gök gürültüsü duyuldu. Ak Otağ’a kut düştü. Gökkuşağı gibi eğilen parlak bir ışık Cakıp’ın avulunun üzerini kapladı.

Dağ başında Kayberen7 böğürdü, bahçedeki kuşlar öttü, yerdeki yılanlar ıslık çaldı. Avuldaki köpekler havlamaya, atlar kişnemeye başladı.

Bebek iki elinde kan pıhtısı olduğu halde doğdu. Bebeğin on beş yaşındaki çocuk kadar ağırlığı vardı. Çırpınışları otuz yaşındaki insanın kuvveti kadardı. Bebeğin iki omzunda kara yele görüldü. Ağzına yiyecek verildiğinde üç tulum yağı bir defada yedi. Soylu kadın Çıyırdı bebeğe memesini verdiği zaman memesinden önce süt sonra kan çıktı, Hanım buna dayanamadı.

Yetmiş Kırgız ailesinin mutlu günleri gelmişti, nice aylardan, nice yıllardan beri çocuk ağlamasını işitmeyen Kırgızlar çok sevindiler.

Avulun erkekleri o anda çocuğun babası olan Cakıp’ı hatırladılar. Ona bu haberi ulaştırıp hediye almak için kemredeki

Kırk at yavrusuna binerek her tarafı aradılar. At bulamayanlar da çoktu; kimisi yaya, kimisi atlı gitti.

Avulda erkeklerden yalnız Akbalta tedirgin bir halde evinde kalmıştı. Sulayka bunu görüp şaşırdı, “İhtiyar, müjdeden boş kalma, koşan almaz, nasibi olan alır. Cakıp’ın sevincini paylaş!” diye yalvardıktan sonra Akbalta da yola koyuldu.

Akbalta, Kökçolok atını döverek avdan kalan köpek gibi seğirtti. Cakıp Bay dağ eteğindeki gök çukurun yüzünde, ırmak kenarında; kanatlı at veya gök kır tay gibi, kara yeleli kula kısrağa yürümeyi öğretmek için tek başına uğraşıyordu.

O zavallı Cakıp Akbalta’nın getirdiği sevinçli haber ile titreyerek bayıldı. Sonra ayılıp şükrederek avula geldiler.

Akbalta, Cakıp’a ulaştırdığı sevinçli haberin karşılığında dokuz hayvan aldı.

Cakıp Bay, boz evine, Cıyırdı’yı kutlamaya hiç şaşırmadan sakince girdi.

“Var ol hanım! Evladının beşik bağı sıkı olsun! Beşik bağı kutlu olsun! Çocuğunu Tanrı korusun!”

“Var ol bayım, dediğin olsun!” diyerek rahatlayan Çıyırdı, beyaz memelerini uzatıp, beyaz gerdanını çıkarıp ihtiyar kocasına çocuğunu uzattı.

Cakıp, bağırarak ağlayan bebeğin göbeğini kokladı. “İhtiyarlıkta sahip olduğum oğlan bu mudur?” diye bebeği Tünek’e yaklaştırıp dikkatlice baktı. Tanrının verdiği bu çocuk ağırbaşlı, aslan boyunlu, gözü açık, kaşları çatık, sert, kaplan gibi heybetli, kuvvet fışkıran bir oğlan idi. Cakıp, çocuğun arkasında kara mavi yeleyi gördü, iki omzunda koruyucu melek kükreyip duruyordu.

Mutsuz Çıyırdı “İşte sen! Vücudumun bir parçası olan gözbebeğimi seni dokuz ay, dokuz gün karnımda taşıyıp bin bir zorlukla doğurdum. Artık ak sütümün hakkını verirsin!” diye içinden üzülerek Umay Ana’ya derdini anlattı.

Çıyırdı, çocuğu doğururken gözüne görünen bir ikaz işareti hakkında Cakıp’a da, yakınlarına da bir şey söylemedi. Bu annenin kalbinde bir sır olarak kaldı.

Bir aksakallı derviş tünekten inerek “Oğlunun adı Evliya’dır. Büyüdükten sonra savaşçı bahadır olacaktır. Bir çelik ok tahsis ettim, onu çocuğuna emdir. Asıl lazım olanını yakasına tak. On ikiye girdiğinde bir ustaya yay yaptırtacaksın. Olgunlaştığında altı yiğide verilmesi için gökten altı kılıç inecektir” dedi. İhtiyar evliya çocuğun alnını üç kez sıvazlayarak oku verdikten sonra gözden kayboldu. Çıyırdı dervişin söylediklerini kimseye anlatmadı. Çelik oku çocuğa emdirdi, gömleğinin yakasına ipek iple dikip taktı.

Cakıp: “Rüyada gördüğüm oldu. Allah’ım şu çocuğun bahtını ver, ömrünü ziyade eyle, düşmandan intikamımı alsın, kaybettiklerimi bulsun.” diye dilekte bulundu.

Kederli halk ise: “Zorluklarla pençeleşirken hepimiz bir çocuk istedik. Dileğimizi makbul gördün. Şu çocuğumuz dünyaya kement atan oğul olsun, ıstıraplarımızı gidersin, başımızı kurtarsın! Ayaklar altında kalan bayrağımızı kaldırsın, kılıcımızı keskin eylesin! Kaybettiğimiz toprakları geri alsın! Yolu, kolu, gözü açık olsun!” diye hep birlikte Tanrı’ya yalvardı.

Kırgızların ahı herhalde Tanrı’ya ulaşmış. Tanrı bu zavallı halka acımış Kırgızların bedduası tutmuş, belki de Tanrı kahretmiş, son zamanlarda Kalmuk ve Çinlilerin Kırgız, Kazak ve Türk kabilelerine yaptığı baskı hafifledi. Çon Beecin’deki Hanlar arasında iç çekişmeler, Kırk Han’ın hâkimiyet ve dünyalık kapma kavgası sebebiyle, Kalmuk ve Çinlilerin göçmen halka baskı yapacak ve zulüm edecek hali kalmamıştı. Halk arasındaki Kalmuk serdarları, casus ve muhabirleri yer yer eriyen kar gibi gizlice kaybolmaya başladılar.

Bunun farkına varan Cakıp, avulun ileri gelenlerini, yakınlarını toplayıp danıştı. “İhtiyarlığımda oğul sahibi oldum, hayvanlarım yok olmadı. Otlar yetiştiğinde, hayvanlar doyduğunda, Uç-Aral’da bir ziyafet vereceğim.” dedi.

Yurdun ileri gelenleri Cakıp’a katıldılar. Keşke Kalmuk, Tırgot, Çinlilerden sır saklayıp, Cakıp’ın, on iki direkli, Ak şanlı üç kardeşini bulsa da onları çağırıp köşeye oturtsa, sevincini onlarla paylaşsa, ziyafetin tadını çıkarsa. Ama onlardan şu ana kadar hiç bir haber alamadı. Bunu düşündükçe yüreği sızlıyordu. Oruz’u Opal’da, Bay’ı Kaşgar’da, Usön’ü Tibet’te diye biliyordu.

Cakıp her şeyden evvel, Kazak’a, Noygut’a, Katagan’a, Türk kabilelerine, Alçın’a, Uyşun’a, Nayman’a, Kıpçak’a, Abak’a, Tarak’a, Argın’a dört beş ay önceden çocuğunun düğününe davet etmek için haber gönderdi.

Uzun zamandır ziyafeti özleyen Kırgızlar yurdu yenilediler, evlerini düzeltip kurdular. Kadınlar süslenip, kara başörtüsü yerine beyaz sarık ve beyaz başörtüsü kullandılar. Kızlar saçlarını çeşitli şekilde örüp, baykuş tüyleriyle süslenen kalpaklarını giydiler. Erkekler kesmek için hayvan hazırladılar, ocak yaptılar, odun hazırladılar, yarış atı hazırladılar, misafirleri ağırlama işini görüştüler.

Cakıp Bay, bir gün Ala-Dağdaki Nogoy’un evine benzeterek, Altay’da altı direkli bir otağ kurup süsledi. Ardıç dumanıyla evi tütsüledi, davul çaldırıp bahşıya evdeki belayı kovdurdu, kıllı mızrağa kızıl tuğ takıp tünekten çıkardı.

Akbalta, önce Cakıp’ın fikrini beğenmemişti, sonra halkın ziyafete hasret kaldığını görüp zavallıların gönlü neşelensin, başları bir araya gelsin.” diye kabul etti ve ziyafet işlerini üzerine aldı. Bu yüzden, o ne uyuyabildi, ne de rahat soluk alabildi. Hep koşturup durdu. Ziyafet yedi gün sürdü. “Cakıp’ın çocuğunun ziyafeti bizim de ziyafetimiz, şimdi hizmetini etmeyelim de ne zaman edelim.” diyerek Argın’ı, Kalmuk’u, Nogoy’u, Kıpçak’ı hep beraber misafirleri ağırladılar. Oyun, güreş, mızrak müsabakası, at yarışı düzenlendi. Cakıp’ın ziyafeti Altay’da çabuk duyuldu.

Kalmuk Tırgot, Çinliler ve Moğollar “Bu Kırgız Ak Otağ kurduğu için mi böyle şımarıyor? Onun bizim bilmediğimiz bir çocuğu var. Alevke’ye söyleyelim” diyerek kötü niyetle avullarına döndüler.

Cakıp, her kabilenin başta gelenlerini, yakınlarını, bilgili aksakalları, özellikle ziyafet sonrasında alıkoyup, her birine elbise giydirdi. Aksakalları özellikle ziyafet sonrasında alıkoyup her birine elbise giydirdi, çocuğunu sağ eteğine koyarak, hanımını peşine takıp ortaya çıktı.

Sevgili kardeşlerim! Tanrımın verdiği oğluma ad veriniz.” Cakıp diz üzerine oturup dileği için dua etti.

Çocuktan çıkan ışığa bakıp ona layık bir ad bulamayan halk şaşırıp kaldı.

Ah, Tanrım! Tam bu sırada beyaz çadıra yırtık deri elbise giyen, elinde beyaz asa tutan, beline çakmak taşı bağlayan, ayağına çarık saran bembeyaz sakallı, ak külahlı bir derviş içeri girdi.

“Millet!” dedi yüzü ışıldayan derviş, şaşkın oturanlara bakarak, “Müsaade ederseniz nur yüzlü çocuğun adını ben vereyim.”

Onlar da; “Olsun! Ağzından çıkan kutlu olsun, çocuğun adını sen ver ihtiyar.” dediler.

“Söylemek benden, söz Tanrı’dan… Çocuğun adı Manas olsun! Ulu adına layık bahadır olsun! Belalardan uzak dursun” dedi gözlerinde ateşi olan evliya derviş elindeki asasını çocuğun üzerine silkerek “Manas, ok geçirmeyen kürklü ol! Ok yetişemeyen atlı ol! Sana dokunanları kılıçtan geçir, karşına düşman çıkarsa belini büküp öcünü al! Seninle tutuşan yenemesin, sana dokunana aman verme! Yalnız başına bozkurt ol, kırk kişiye bedel ol! Adını şimdilik sakla.” dedi.

Oradakiler “Dediğin olsun. Tanrım versin!” diye uğultuyla güneş ışığının girdiği tüneke bakarak Gök Tanrı’ya sığındılar.

Çıyırdı Hanım, çocuğuna ad veren adama elindeki ipek kumaşla altını vereyim diye düşünürken beyaz sakallı derviş bir anda gözden kayboluverdi. Onu dışarıda olanlar da görmemişlerdi.

Manas Manas olunca, adı sanı duyulunca, yurtta ona muhatap çıkmadı.

Küçücük Manas, bağırınca dağdaki kayberen ürkerdi, ormandaki kaplanlar kaçardı.

Manas bebekliğinde ağlamayı bilmiyordu, yaramazlık yapardı, istese obanın ocağındaki ateşten yalın ayak geçerdi. İçinden geçilmez çam ormanında tek başına dolaşırdı. Ev kadar taşları dağdan yuvarlardı. On beş yaşındaki çocuğun elini sıkıp onu ağlatıyordu.

Çocukcağız üç yaşına geldiğinde Çong Cindi diye biliniyordu. Delikanlılarla eşit oldu, devenin kuyruk sokumu kemiğini tek eliyle birleştirir, Gök öküzün boynuzunu kırardı. Onunla güreşmeye kimse çıkamazdı.

Çong Cindi dört yaşına geldiğinde sık sık dövüşmeye başladı. Karaağacı yerden köküyle beraber kopardı. Canıyla yarışıp, gücüyle kapıştı, suya bassa dalmadı, ateşe bassa yanmadı. Aslan gibi heybetli oldu, belalı Cindi diye adlandırıldı. Çong Cindi henüz küçükken marifetini millete gösterdi, beş yaşına geldiği zaman, öküz kadar taşları kaldırdı, yılanın başını ısırdı, bir tulum kımızı bir seferde içti.

Genç Manas altı yaşına geldiğinde uzun boylu delikanlı oldu, yiğitlerle denk oldu. Çong Cindi adını bıraktı, kendi adıyla çağırılmak istedi.

Manas, yedi yaşında kırıp dökmeye başladı. Can dostları ondan bezerek kaçtılar. Deliliği arttı, bir kuzunun eti ile doymadı, onunla güreşecek yiğit kalmadı.

Manas sekiz yaşına girip erkeklik çağına erince, her gün kırlarda dolaştı. Ev yüzünü görmedi, kervan yolunda gelip geçen tüccar ve kervancıları soyup, malını mülkünü çocuklara dağıttı. Avuldakiler “Cakıp Bay’ın bir tanesi laf dinlemez, şımarık!” diye dedikodu yaptığı halde hiç kimse karşısına çıkamazdı.

Bir keresinde Manas, avuldan kırk çocuğu toplayıp, geniş Altay’ın tepeli alanlarında karargâh kurup eğlence düzenledi. Eğlence kıvamına geldiğinde yukarıdaki dağ tepesinden Kalmuk, Tırgot, Moğol’un kudurmuş seksen çocuğu sallana sallana gelip avulun çocuklarına büyüklük tasladı.

“Serseri Kırgızların çocukları eğlence düzenlemişler. Onlara eğlenmeyi gösterelim! Esen Han atamız bunların derisini yüzüp gözünü oyacak!” diye sunardılar. Onlardan birine “Erkek isen yap!” dedi Manas. Kalmuk’un, Moğol’un, genç çocukları savaş parolasını söyleyip Kırgızları her yandan kuşattılar, bağırıp çağırarak, kavga çıkardılar. Kaçan Kırgız çocuklarını küçük büyük demeden ölesiye dövdüler. Epeydir bir kenarda duran Manas artık “Yeter!” diye araya girdi.

“Bu hakeme bak, kötü Kırgız!” diye Kalmuk çocuklarının başı, Manas’a değnekle vurdu.

Manas dayak yedikten sonra yerinde duramadı. Yerdeki değneği alıp Kalmuklara öyle bir hareket yaptı ki, değneğin dokunduğu on iki çocuk öldü. Manas’ın heybetini gören Kalmuk çocukları köşe bucak kaçmaya başladılar. Kırgız diye savaş parolasını söyleyen kırk çocuk Kalmukları kovaladılar.

Manas, Kalmuklara yetişip tam onların cezasını vermek üzereyken karşısında Cakıp Bay peyda oldu.

Cakıp “Hey yaramaz!” diye, Manas’a bağırdı, “Kalmuklara bunu nasıl ödeyebilirim! Başımızı yiyeceksin bu hareketinle, dur!” dedi.

Manas kırk çocuğu peşine takarak hiçbir şey olmamış gibi avula geldi.

Ertesi gün Kalmuklara dokuzarlı gruplar halinde hayvan götüren Akbalta şöyle dedi:

“Avulumuzdaki Çong Cindi denen çocuk kavga çıkarmış, onun cezasını biz verelim. Ayağına geldik, çocukların işi yüzünden birbirimize düşman olmayalım” diyerek Kalmukların ayağına kapandı.

Onun malını mülkünü alan, içkisini içen Kalmuklar şöyle dediler:

“Kırgızlar! Sizin af dilemelerinize alıştık artık. Çong Cindi’nize sahip çıkın!”

“Tamam” dedi sırrı içinde saklayan Akbalta.

O olaydan beri Cakıp oğlundan kaygılanıyordu.

Cakıp sonunda hanımına danışarak Manas’ı Oşpur’a bir an önce vermek istedi. “Çocuğu uşak mı yapacak, Hanzâde mi yapacak, budala mı yapacak kendisi bilsin. Onun eline verelim, hem Kalmukların gözünden uzak dursun” diye atına binerek yola koyuldu.

Cakıp’ın bildiği kadarıyla Oşpur çobanların başı Tengir Bay’a tabi olan, töreleri iyi bilen, sözü bir özü bir insandı. Oşpur, gençliğinde dünyadan bıktığı için halkına geç katılmıştı. O dağın tepesinde düşüncelere dalmış bir halde akşama kadar otururdu. Gece boyu uyumasa bile gündüz yine halinden hiçbir şey eksilmiyordu. Kolay kolay sırrını söylemezdi. Birçok dili biliyordu, Karakuş gibi ihtiyar gözükmesine rağmen tekmeyle taş yaran, eliyle her şeyi kırabilen kişiydi. Yedi gecede Kalmuk ve Çin’e yaya olarak gidip gelirdi. Oşpur, dağdan seyrek olarak inerdi. Ömrünün büyük bir bölümünü ak karlı, mavi buzlu yükseklerde kuzuların otladığı, kayberenlerin yayıldığı yerlerde, koyunlar arasında geçirirdi.

“Oşpur Bay nerdesin?” dedi Cakıp yüksek sesle, “Sana bir kul getirdim.”

“Buradayım Cakıp Bay.” Oşpur Ak çadırından çıktı, “A, oğlunuzu ağılıma alıp gelmişsiniz…”

Oşpur, Manas’a dikkatlice bakarak ona bir sarı keçi yavrusunu kurban kesti.

“Oşpurcuğum, sen çok şey bilirsin, söylemesen de bunu fark edebiliyorum. Bunu adam et. Seni Tanrı’ya, oğlumu sana emanet ediyorum.”

Çoban başı, Bay’ın sözünü dinledikten sonra cesaret bularak:

“Bayım, peki. Avuldaki Çege Bay ile oynasın!”

“Oğlumun gözünün yaşına bakma! Vur, döv! Yattığı yer kara kulübe olsun, önü taar8 keçe olsun! Şımartma” diyerek Cakıp evine döndü.

Manas Oşpur’un yanında kaldı.

Ertesi gün kara kulübede horlayıp uyumakta olan Manas’ı Oşpur tan atmadan uyandırdı.

“Hey, Manas! Sen buraya uyumaya gelmedin. Çobansın. Dediğimi yapacaksın, kalk! Normalde öğlene kadar uyuyan uykusever Manas bugün hiç ses çıkarmadan gözünü açtı.

“Söyle bana, nasıl insan olmak istersin?” dedi Oşpur onu sorguya çekerek.

“Bahadır olmak istiyorum” dedi Manas rahatça.

“Peki, bahadır olunca ne yapacaksın?”

“Bahadır olursam düşmanlarımı param parça edeceğim.”

“Öyle mi! Niçin düşmanlarını öldüreceksin?”

Manas buna cevap veremedi.

“Halkımı yağmalayıp soyduğu, öldürdüğü için desene!” dedi Oşpur “Kan dökerek mi bahadır olacaksın?”

“Bilmiyorum.”

“Şimdi sözümü dinlersen bahadır olacaksın.” dedi Oşpur. Manas çobana “Tamam!” işareti yaparak başını salladı. Oşpur, Manas’ı büyük nehrin aktığı geniş dereye götürdü. “Şimdi buradan öteki kıyıya geçeceğiz, yol bul.” dedi Oşpur. “At ile geçemez miyiz?” dedi Manas.

“Bahadırlar pek çok zorluk yaşarlar. Bahadır olmak istersen yaya geç!” dedi, Oşpur Manas’a bakıp.

Gerçekten Manas nehre elbiseleriyle girdi. Beş adım gittikten sonra Manas bir taşa takılıp kayarak düştü. Suda sürüklenmeye başladı, suda boğulmak üzereydi, iki gözü Oşpur’daydı.

Oşpur, suda akıp gitmekte olan Manas’ı takip ederek, şaşmadan nehir kıyısı boyunca gelmekteydi. Manas çaresizdi, nehir onu almış götürüyordu.

Nehrin kıvrımına geldiğinde, Manas’ın gücü kalmamıştı. Oşpur, kıyıdan elini uzatıp onu nehirden çıkardı.

“Bahadır olmak kolay mıymış?” dedi Oşpur gülümseyerek.

“Bahadır savaşta dövüşür, düşmanla savaşır, suda akmaz!” dedi Manas kızgın hâlde.

“Suda dövüşmek, yaya olarak nehir geçmek bahadırların başına her an gelebilir” dedi Oşpur.” Uykudan kalkıp, bir anda kara gücünle olman lazım.”

Oşpur, Manas’ı öteki kıyıya geçirip taşlı dereyi gösterdi.

“Bu deredeki taşları iki günde bir yere toplayacaksın.”

Manas daha da sinirlendi.

“Onunla sur mu yapacağız?” dedi tersleyerek.

“Hayır. Senin gücünü deneyeceğiz” dedi Oşpur. “Bunları topladıktan sonra eve gidebilirsin.”

Oşpur atına binip Manas’ı derede bırakarak gitti.

Manas, burada iki gece kaldı, bin bir zorlukla ev kadar taşları bir yere topladı.

Üçüncü gün Oşpur geldi, toplanan taşları görüp Manas’ın omzunu tuttu.

“Şimdi, senin gelecekte bahadır olacağın belli oldu, Manas.”

Oşpur o zamandan sonra Manas’ı rahat bırakmadı. Onu Süt-köl denen yayladaki suyu çok soğuk olan derin göle, etrafında Kamçatka ördeklerinin bulunduğu yere götürdü. Beline ip bağlayıp suya daldırdı. Böylece Manas yüzmeyi öğrendi.

Bu Oşpur’un eziyetlerinin başlangıcıydı. Ne olursa olsun, Oşpur’un eziyetleri Manas’ın hoşuna gidiyordu. Dikkatiyle, canla başla Oşpur’un söylediklerini, itiraz etmeden hemen yerine getiriyordu. Bahadır olmanın kolay olmadığını artık anlamıştı Manas.

Bir ayda Manas yayın nasıl yapılacağını, nasıl çekileceğini öğrendi. İki ay sonra dayanıklı mızrak yapmanın sırrını öğrendi. Üç ayda kılıç yapmayı ve kullanmayı öğrendi. Dört ayda erkek yarışları9na alıştı. Beş ayda Oşpur ile tutuştu, kara gücü geldiğinde Manas onu bir eliyle kaldırdı, bunu fırsat bilen Oşpur ayak çalmak suretiyle çocuğu yere serdi.

Oşpurun bilmediği şey yoktu. Tibet ve Çin’den öğrenip geldiği sırrı; ineğin derisini asıp eliyle saplayarak delmeyi, bir değnekte otuz kişiyle tutuşmayı, tekme atmayı Manas’a öğretti.

Altı ay sonra o etine dolgun çocuk zayıflamıştı. Boyu uzamış yaramazlığı kalmamıştı. Vücudu kuvvetlenmiş boz bir oğlan olmuştu. Ondan sonra Oşpur, Manas’a güvenerek onu Çege Bay’la beraber koyun gütmeye gönderdi.

“Üzerine Kalmuk’un taşını tak!” dedi Oşpur, “Yoksa Kalmuklar senin ayaklarını ve kollarını keser.”

“Oşpur Ağa! Kalmuk’un taşını takıp yaşamaktansa ölürüm daha iyi!” Manas buna gücenerek beyaz kalpağını, üstüne kementay10ını giydi ve yanına kılıcını aldı.

Manas on yaşına geldiğinde tırmanmak için dağ, savaşmak için düşman bulamadı. O dağdaki çobanlardan kırk çocuk bulup almak istedi.

Bir sıcak yaz gününde, Manas ile Çege Bay dağa koyunları otlatmaya çıkmışlardı.

Tam karşıdaki kaya taşında bir kurt, koyunları arasında aksak beyaz kuzuyu yakalayıp güpegündüz parçaladı. Bunu gören Çege Bay’ın ödü koptu; bağırmak için sesi dahi çıkmadı, ardıç ağacına çıkarak saklandı.

“Hey, bu hangi köpek?” dedi Manas.

“Köpek değil, kurt” dedi yaşça büyük olan Çege Bay. “Bizi de yiyecek, saklan buraya.”

“Kurtsa ne varmış. Bunun ciğerini söküp alacağım” diye on yaşındaki Manas kurda saldırdı. Kuyruğundan yakalayacaktı ama yetişemedi.

Kurt kaçıp gitmekte idi. Manas akan kan izinden onu takip etti. Kurt kayanın önündeki kara mağaraya girip saklandı. Manas da onun izinden mağaraya girdi.

Manas mağaraya girince gördüklerine inanamadı. Köşede iri yarı, şık elbise giyen kırk kişi sırayla oturmuştu. Kanatlı atları vardı; gönülleri açık, yüzleri nurluydu. Onların yanında Oşpur’un aksak kuzusu meleyip duruyordu.

Büyüklerden çekinen Manas onlara selam verdi:

“Ağalar, Kuzuyu kapan kurdu gördünüz mü?” dedi.

“Gördük” dediler. Oturanlar birbirlerine bakarak gülümsediler. “O kurt işte biziz. Biz kırklarız.”

Manas’ın onlara pek inanmadığını gören kırklardan biri bir anda kurt şekline girdi. Manas da böylece inandı.

“Biz kırklar senin yoldaşlarınız.” dedi oturanların büyüğü, “Ne zaman zorda kalırsan biz hemen yardımına koşarız. Sana söz!”

Kırklar Manas ile göğüslerini birbirine değdirerek sözleştiler.

O esnada mağaraya Çege Bay girdi.

“Onun adı ne?” dedi kırkların büyüğü.

“Kadoo Bay’ın oğlu Çege Bay, çobanımız.”

“Bu çocuk sonra sana can yoldaş olacaktır, adı Kütübi olsun.” dediler ve kırklar gözden kayboldular.

На страницу:
2 из 6