bannerbanner
Gizli Bahçe
Gizli Bahçe

Полная версия

Gizli Bahçe

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
4 из 5

Bu sabah Martha şömineyi son kez süpürüp aşağı indikten sonra Mary pencerenin önünde on dakika kadar dikildi. Kütüphaneyi duyduğunda aklına gelen yeni fikri düşünüyordu. Aslında kütüphane pek de umurunda değildi çünkü çok az kitap okumuştu; fakat kütüphane düşüncesi aklına kapısı kapalı yüz odayı getirmişti. “Acaba kapılar gerçekten kilitli mi ve içeri girebilirsem nelerle karşılaşırım?” diye merak etti. Gerçekten de yüz tane var mıydı? Neden gidip kaç tane olduklarını saymasındı ki? Madem bu sabah dışarı çıkamıyordu, böylece yapacak bir şeyi olurdu. Bir şeyleri yapmak için izin isteme alışkanlığı yoktu ve otorite hakkında hiçbir fikri yoktu, bu nedenle Bayan Medlock’u görecek olsa bile evin içinde dolaşıp dolaşamayacağını sormaya gerek görmezdi.

Odasının kapısını açıp koridora çıktı ve etrafta dolanmaya başladı. Uzun bir koridordu ve başka koridorlara açılıyor, birkaç basamakla yine birbirini takip eden üst koridorlara çıkılıyordu. Her yerde kapılar vardı, duvarlar resimlerle doluydu. Bazıları karanlık, tuhaf manzara resimleriydi fakat çoğu acayip, kocaman, saten ve kadifeden kıyafetler içindeki kadınların ve erkeklerin portreleriydi. Bir evde bu kadar çok resim olabileceğini düşünmemişti hiç. Yavaş yavaş ilerleyerek resimdeki yüzlere baktı, sanki onlar da kendisine bakıyor gibiydiler. Sanki Hindistan’dan gelen küçük bir kızın burada ne işi var der gibiydiler. Bazıları çocuk resimleriydi, ayaklarına kadar uzanan saten elbiseler içinde kız çocukları ve kabarık kollu, dantel veya kocaman fırfır yakalı, uzun saçlı oğlan çocuklarıydı. Çocuklara bakmak için sürekli duruyor ve “Acaba isimleri neydi, nereye gittiler, neden böyle tuhaf giyiniyorlardı?” diye düşünüyordu. Kendisi gibi sert görünümlü ve çirkin küçük bir kız vardı. Yeşil brokar kumaştan bir elbise giymiş, parmağında yeşil bir papağan tutuyordu. Bakışları keskin ve meraklıydı.

“Şimdi nerede yaşıyorsun?” diye sordu Mary ona yüksek sesle. “Keşke burada olsaydın.”

Şüphesiz hiçbir küçük kız böylesi tuhaf bir sabah geçirmemişti. Görünüşe göre bu kocaman dolambaçlı evde bir aşağı bir yukarı dolanan, sanki kendisinden başka kimsenin yürüyor gibi gelmediği dar ve geniş koridorlarda gezinen kendi küçük benliğinden başka hiç kimse yok gibiydi. Bu kadar oda inşa edildiğine göre, içinde yaşayanlar da olmuş olmalıydı fakat o kadar boş görünüyorlardı ki buna inanası gelmiyordu.

İkinci kata çıkar çıkmaz bir kapının kolunu çevirmek geçti aklından. Bayan Medlock’un dediği gibi tüm kapılar kapalıydı fakat nihayet elini bir kapı kolunun üzerine koydu ve kolu çevirdi. Kapı kolunun zorlanmadan döndüğünü ve hafifçe ittiğinde kapının ağır ağır açıldığını fark ettiğinde bir anlığına korktu. Kocaman bir kapıydı ve büyük bir odaya açılıyordu. Duvarda nakışlı duvar kâğıtları vardı ve odanın ortasında Hindistan’da gördüklerine benzeyen işlemeli mobilyalar bulunuyordu. Kurşun çerçeveli geniş bir pencere bozkıra bakıyordu; şömine rafının üzerinde öncekinden daha da meraklı bakan, sert görünümlü çirkin kızın bir portresi daha vardı.

“Belki de önceden bu odada uyuyordu.” dedi Mary. “Bana öyle bir bakıyor ki kendimi bir garip hissediyorum.”

Sonra daha fazla kapı açtı, sonra daha da fazla. O kadar çok oda görmüştü ki yorgun düştü ve saymamış olsa bile “Burada kesin yüz oda vardır.” diye düşündü. Hepsini içinde ya eski resimler ya da tuhaf manzaralı eski goblenler vardı. Neredeyse hepsinde ilginç mobilya parçaları ve ilginç süs eşyaları vardı.

Bir hanımın odası gibi görünen odalardan birinde, duvarlar işlemeli kadifeyle kaplıydı ve bir vitrinin içinde fil dişinden yapılma yüz kadar fil diziliydi. Hepsi farklı ebattaydılar ve bazılarının sırtında seyis veya tahtırevan vardı. Bazıları diğerlerinden oldukça büyüktü ve bazıları o kadar küçüklerdi ki bebek fillere benziyorlardı. Mary, Hindistan’da fildişi oymalar görmüştü ve filler hakkında her şeyi biliyordu. Vitrinin kapısını açtı ve tabureye çıkıp uzunca bir süre onlarla oynadı. Yorulunca filleri sıraya dizdi ve vitrinin kapısını kapadı.

Uzun koridorlar ve boş odalarda dolandığı süre boyunca hiçbir canlı varlık görmedi; fakat bu odada bir şey gördü. Vitrin kapısını kapadıktan sonra hafif bir hışırtı duydu. Bu ses onun yerinde zıplamasına ve şömine yanındaki kanepeye bakmasına sebep oldu çünkü ses oradan gelmiş gibiydi. Kanepenin köşesinde bir yastık, yastığın kadife kılıfının kenarında da bir delik vardı ve deliğin içinden minik bir burun ve korkulu bir çift göz uzanıyordu.

Mary ona bakmak için yavaşça ilerledi. Bu parlak gözler minik gri bir fareye aitti ve fare yastığı kemire kemire kendine rahat bir yuva yapmıştı. Yanında altı bebek fare birbirine sokulmuş uyuyorlardı. Yüz odada canlı hiçbir varlık olmasa da burada hiç de yalnız görünmeyen yedi fare vardı.

“Bu kadar korkmuyor olsalardı onları alıp yanımda götürürdüm.” dedi Mary.

Daha fazla dolanamayacak kadar yorulduğu için geri döndü. Yanlış koridora saparak birkaç kez yolunu kaybetti ve doğru yolu bulana kadar oradan oraya dolanmak zorunda kaldı; fakat sonunda kendi katına vardı, gerçi yine de kendi odasına uzaktı ve tam olarak nerede olduğunu kestirememişti.

“Galiba yine yanlış koridora saptım.” dedi, duvarları goblen kaplı küçük bir geçidin sonu gibi görünen yerde durarak. “Ne tarafa gideceğimi bilmiyorum. Her şey ne kadar da sessiz!”

Orada durmuş bunları söyledikten hemen sonra sessizlik bir sesle bozuldu. Yine bir ağlama sesiydi fakat dün gecekine benzemiyordu; duvarları aşıp gelen kısa bir ağlamaydı, huysuz, çocukça bir mızmızlanma gibiydi.

“Öncekine göre daha yakından geliyor.” dedi Mary, kalbi hızla atmaya başlamıştı. “Ve gerçekten de bir ağlama sesi.”

Elini kazara yanındaki goblen kaplı duvara koyunca irkilerek geri sıçradı. Bir kapı goblen kumaşla kaplanmıştı ve o dokununca kapı açılmış, ardında başka bir koridor belirmişti ve Bayan Medlock elinde bir dolu anahtarla ve yüzünde ters bir ifadeyle kendisine doğru geliyordu.

“Senin ne işin var burada?” dedi ve Mary’yi kolundan tutup itekledi. “Sana ne demiştim?”

“Yanlış koridora saptım.” diye açıkladı Mary. “Ne tarafa gideceğimi bilemedim ve ağlayan birini duydum.”

Şu anda Bayan Medlock’tan nefret ediyordu fakat biraz sonra daha da nefret edecekti.

“Hiçbir ses duymadın.” dedi kâhya. “Derhâl kendi odana geri dönüyorsun yoksa kulaklarını çekerim.”

Sonra onu kolundan kavrayıp kendi odasına varana kadar bir geçitten diğerine itekledi.

“Bana bak.” dedi. “Sana nerede kal deniyorsa orada kalacaksın, yoksa kendini kilit altında bulursun. Beyefendi dediği gibi sana bir dadı tutsa iyi olacak. Sana göz kulak olacak şöyle sağlam biri lazım. Benim işim başımdan aşkın.”

Odadan dışarı çıktı ve kapıyı çarparak kapattı. Mary öfkeden beti benzi atmış bir hâlde şömine önündeki kilime oturdu. Ağlamıyordu fakat dişlerini sıkıyordu.

“Ağlayan birisi vardı, kesinlikle vardı, vardı işte!” dedi kendi kendine.

Şu ana kadar o sesi iki kez duymuştu ve yakında ne olduğunu öğrenecekti. Bu sabah bir sürü şey öğrenmişti. Kendini uzun bir yolculuğa çıkmış gibi hissediyordu ve her hâlükârda kendini eğlendirecek bir şeyler bulmuştu; fil dişinden fillerle oynamış, kadife yastığın içine yuva yapmış gri fare ve yavrularını görmüştü.

VII. BÖLÜM

BAHÇENİN ANAHTARI

Bu olaydan iki gün sonra, Mary gözlerini açar açmaz yatağından hemen doğruldu ve Martha’ya seslendi.

“Bozkıra bak! Bozkıra bak!”

Yağmur fırtınası dinmiş ve rüzgâr gri sis ve bulutları geceleyin süpürüp atmıştı. Rüzgâr da dinmişti ve bozkır üzerinde pasparlak ve masmavi bir gökyüzü belirmişti. Hindistan’da gökyüzü sıcak ve alev alevdi; buradaki ise çok güzel, dipsiz bir gölün suyu gibi parıldayan masmavi bir gökyüzüydü ve mavi kubbenin orasında burasında kar beyaz koyunlar gibi görünen küçük bulutçuklar vardı. Bozkırın sonundaki dünya, kasvetli bir morumsu siyah veya iç karartıcı berbat bir gri değil yumuşacık bir maviye bürünmüştü.

“Evet.” dedi Martha neşeyle gülümseyerek. “Fırtına dindi. Senenin bu zamanında böyle olur. Sanki daha önce hiç buralara uğramamış ve uğramaya da hiç niyeti yokmuş gibi bir gecede ortadan kayboluverir. Çünkü bahar yaklaşıyor. Henüz daha çok var ama geliyor.”

“Ben de İngiltere’de hep yağmur yağıyor ve hava hep karanlık zannetmiştim.” dedi Mary.

“Ah! Yok canım!” dedi Martha, kararmış fırçalarının arasına çömelip otururken. “Heç eyle deel!”

“Ne demek o?” diye sordu Martha ciddiyetle. Hindistan’da yerliler yalnızca çok az kişinin anladığı farklı aksanlarla konuşurlardı, bu yüzden Martha onun anlamadığı bir şekilde konuşunca şaşırmıyordu.

Martha ilk sabah olduğu gibi kahkaha attı.

“Bak yine oldu.” dedi. “Yine Bayan Medlock’un yapma dediği gibi yayık Yorkshire aksanı ile konuştum. ‘Heç eyle deel’ demek ‘hiç öyle değil’ demek.” dedi yavaşça ve dikkatle telaffuz ederek. “Ama öyle söylemek zor geliyor. Yorkshire güneşliyken dünyanın en güneşli yeridir. Size bozkırı seveceğinizi söylemiştim. Hele bir de altın renkli karaçalı veya süpürge otu tomurcuklarını, çiçek açan katırtırnaklarını, mor çan çiçeklerini, uçuşan yüzlerce kelebekleri, vızıldayan arıları ve pır pır uçup ötüşen tarla kuşlarını görün. Dickon gibi gün doğumuyla dışarı çıkıp tüm günü dışarıda geçiresiniz gelir.”

“Oraya gidebilir miyim acaba?” diye sordu Mary pencereden dışarı bakıp uzaklardaki maviliğe iç geçirerek. O kadar yeni, kocaman, harika ve ilahi bir renkti ki bu.

“Bilemiyorum.” diye yanıtladı Martha. “Doğduğunuzdan beri bacaklarınızı o kadar kullanmamışsınızdır gibi geliyor bana. Sekiz kilometre yürüyemezsiniz. Buradan bizim kulübe sekiz kilometre.”

“Kulübenizi görmek isterdim.”

Martha onu bir anlığına ilgiyle inceledi ve eline parlatma fırçasını alıp ızgarayı ovalamaya geri döndü. Bu küçük, gösterişsiz suratın şu anda onu ilk gördüğü sabahki kadar aksi görünmediğini düşündü. Küçük Susan Ann’in bir şeyi çok istediği zamanlardaki suratı gibi tatlıydı.

“Anneme bir sorayım.” dedi. “Annem her şeyin bir yolunu bulur. Bugün izin günüm, eve gideceğim. Ah! Çok güzel. Bayan Medlock annemi sever. Belki annem onunla konuşabilir.”

“Anneni sevdim.” dedi Mary.

“Tahmin ediyordum.” diye onayladı Martha, parlatmaya devam ederek.

“Onu hiç görmedim ki.” dedi Mary.

“Hayır, görmediniz.” diye yanıtladı Martha.

Yine çömelir vaziyete geçti ve kafası karışmış gibi burnunun ucunu elinin tersiyle kaşıdı ve sonra zihnini toparlardı.

“Şey, annem o kadar duyarlı, çalışkan, halim selim ve temiz bir kadındır ki onu gören görmeyen herkes çok sever. İzin günümde eve, onun yanına giderken bozkırı hoplaya zıplaya geçiyorum.”

“Dickon’ı da sevdim.” diye ekledi Mary. “Onu da hiç görmedim.”

“Pekâlâ.” dedi Mary kendinden emin. “Size kuşların, tavşanların, koyunların, midillilerin ve tilkilerin bile onu ne kadar sevdiklerini söyledim. Acaba…” diyerek baktı ona düşünceli bir şekilde. “Dickon sizin hakkınızda ne düşünürdü?”

“Benden pek hoşlanmazdı.” dedi Mary o katı ve soğuk havasıyla. “Zaten kimse hoşlanmaz.”

Martha yeniden düşüncelere daldı.

“Siz kendinizi sevmiyor musunuz?” diye sordu, cevabı gerçekten de merak ediyor gibiydi.

Mary bir an duraklayıp düşündü.

“Pek sayılmaz aslında.” diye yanıtladı. “Gerçi daha önce hiç bunu düşünmemiştim.”

Martha eve dair bir şey anımsamış gibi sırıttı.

“Annem bir keresinde bana ne dedi biliyor musunuz?” diye başladı söze. “Annem leğenin başındayken benim de sinirlerim bozuktu ve birileri hakkında kötü şeyler söylüyordum. Bana dönüp dedi ki ‘Seni tilki seni! Yok onu sevmiyormuşsun yok bunu sevmiyormuşsun. Peki, kendini seviyor musun?’ Bu lafı beni güldürmüş ve birden kendime getirmişti.”

Mary’nin kahvaltısını hazırladıktan sonra neşeyle yola koyuldu. Bozkırdan kulübeye kadar sekiz kilometre yürüyecek ve annesine çamaşır ve bulaşıkta yardım edecek, o haftanın ekmeğini pişirecek ve sonra keyfine bakacaktı.

Mary onun evde olmadığını bildiği için kendini eskisinden de yalnız hissetti. Bahçeye mümkün olduğunca çabuk attı kendini ve ilk iş olarak fıskiyeli çiçek bahçesinin etrafında koşarak on tur attı. Attığı turları dikkatle saydı ve onuncuyu tamamladığında artık kendini daha iyi hissediyordu. Güneş ışınları etrafı daha farklı gösteriyordu. Yüksek, sonsuz, mavi gökyüzü Misselthwaite’in ve bozkırın üzerini bir kubbe gibi kaplıyordu. Mary sürekli başını gökyüzüne kaldırıp bakıyor ve o kar beyaz bulutların üstünde yatmanın nasıl bir his olacağını hayal ediyordu. İlk mutfak bahçesine gitti ve Ben Weatherstaff’ı başka iki bahçıvanla çalışırken buldu. Havadaki değişim ona da iyi gelmişe benziyordu. Kızla kendiliğinden konuştu.

“Bahar geliyor.” dedi. “Kokusu geliyor mu burnuna?”

Mary havayı kokladı ve kokuyu aldığını düşündü.

“Hoş, taze ve nemli bir koku alıyorum.” dedi.

“Bu taze ve verimli toprağın kokusu.” diye yanıtladı kazmaya devam ederek. “Bir şeyleri büyütmek için hevesli görünüyor. Ekim zamanı gelince keyfi yerinde olur. Kışın yapacak bir şey olmadığında canı sıkkındır. Karanlıkta çiçek bahçelerinde bir şeyler dönüyor. Güneş onları ısıtıyor. Bir süre sonra kara topraktan baş gösteren minik yeşil filizler göreceksin.”

“Ne olacaklar?” diye sordu Mary.

“Çiğdemler, kardelenler ve nergisler. Daha önce hiç gördün mü?”

“Hayır. Hindistan’da yağmurlar bitince her şey çok sıcak, nemli ve yeşil olur.” dedi Mary. “Galiba orada her şey bir gecede büyüyor.”

“Bunlar bir gecede büyümezler.” dedi Weatherstaff. “Onları görmek için beklemen gerekecek. Şuradan başlarını çıkaracaklar, orada biraz daha filizlenecekler, bir gün bir yeşil yaprak çıkarıp, diğer gün bir tane daha çıkaracaklar. İzle ve gör.”

“İzleyeceğim.” diye yanıtladı Mary.

Çok geçmeden yumuşak bir kanat çırpışı duydu ve hemen Kızılgerdan’ın yeniden geldiğini anladı. Çok şımarık ve hareketliydi, kızın ayaklarına çok yakın bir yere sıçradı ve başını bir yana eğip ona öyle cingöz bir şekilde baktı ki Mary Ben Weatherstaff’a sormadan edemedi.

“Sence beni hatırlıyor mudur?”

“Seni hatırlamak mı!” dedi Weatherstaff ona kızarak. “Bırak insanları, bahçedeki her bir lahana kökünü bile tanır o. Burada daha önce hiç kız çocuğu görmedi, seni tanımaya can atıyor. Ondan bir şey saklayayım deme sakın.”

“Onun yaşadığı bahçede de karanlıkta bir şeyler dönüyor mu?” diye sordu Mary.

“Ne bahçesiymiş o?” diye homurdandı Weatherstaff, tekrar huysuzlaşarak.

“Eski gül ağaçlarının olduğu bahçe.” Sormadan edememişti çünkü öğrenmek istiyordu. “Tüm çiçekler ölmüş müdür, yoksa bazıları yazın yeniden açarlar mı? Hâlâ gül var mıdır orada?”

“Ona sorsana.” dedi Ben Weatherstaff omzuyla Kızılgerdan’ı işaret ederek. Orayı tek bilen kişi odur. On yıldır içeri giren çıkan yok.”

On yıl uzun bir zaman, diye düşündü Mary. O doğalı on yıl olmuştu.

Düşünceli bir şekilde ağır ağır yürüdü. Kızılgerdan’ı, Dickon’ı ve Martha’nın annesini sevdiği gibi bahçeyi de sevmeye başlamıştı. Hatta Martha’yı da sevmeye başlamıştı. Sevecek amma da çok insan var gibiydi, hele de sevmeye alışkın olmayan biri için. Kızılgerdan’ı da insan olarak kabul ediyordu. Ağaç tepelerini görebildiği uzun, sarmaşık kaplı duvarın etrafındaki yürüyüş yoluna gitti ve ikinci kez bir aşağı bir yukarı yürürken çok ilginç ve heyecan verici bir şey oldu ve bu Ben Weatherstaff’ın Kızılgerdan’ı ile ilgiliydi.

Bir cıvıltı duydu ve kız solundaki çıplak çiçek tarhına baktığında Kızılgerdan, onu takip ettiği anlaşılmasın diye oradan oraya sekip toprağı eşeliyormuş gibi yapıyordu. Fakat Mary onun kendisini takip ettiğini anlamıştı ve bu sürpriz onu o kadar heyecanlandırmıştı ki neredeyse titreyecekti.

“Beni hatırlıyorsun!” diye haykırdı. “Hatırlıyorsun! Sen dünyanın en tatlı yaratığısın!”

Mary de cıvıldadı, konuştu, ona tatlı sözler söyledi ve Kızılgerdan hoplayıp, ona kur yapıp kuyruğunu titretti. Sanki o da konuşuyordu. Kırmızı yeleği saten gibiydi, küçük göğsünü kabartıyordu ve o kadar güzel, o kadar hoş ve o kadar tatlıydı ki sanki gerçekten de kıza bir kızılgerdanın ne kadar önemli ve ne kadar insan gibi olabileceğini gösteriyordu. Kuş onun kendisine yaklaşmasına izin verdiğinde Küçük Hanım Mary hayatı boyunca aksi biri olduğunu unuttu, ona doğru eğilip konuşarak, kızılgerdan gibi sesler çıkarmaya çalıştı.

Ah! Onun kendisine bu kadar yaklaşmasına nasıl izin veriyordu? Mary’nin elini uzatıp ona azıcık da olsa zarar vermeye kalkmayacağını biliyordu. Biliyordu çünkü o gerçek bir insandı. Yalnızca dünyadaki diğer insanlardan daha iyi biriydi. Mary’nin mutluluktan nefesi kesiliyordu.

Çiçek tarhı tamamen çıplak değildi. Çok yıllık bitkiler kış için budandığından dolayı tarh çıplak görünüyordu fakat tarhın arkasında irili ufaklı çalılar vardı ve Kızılgerdan onların altına zıpladığında, Mary onun yeni kazılmış küçük bir toprak yığınının üzerinden atladığını gördü. Durup yığının içinde solucan aradı. Köpeğin biri köstebek yakalamaya çalışırken derin bir çukur kazdığından, orada bir toprak yığını oluşmuştu.

Mary, çukurun neden orada olduğunu anlamadan toprak birikintisine baktı ve yeni kazılmış toprakta bir şeyin gömülü olduğunu gördü. Paslı bir demir veya pirinç halka gibiydi ve Kızılgerdan kanatlanıp yakındaki bir ağaca konunca elini uzatıp halkayı çıkardı. Çıkan şey halkadan da fazlasıydı; çıkan şey uzun zaman önce gömülmüş gibi görünen eski bir anahtardı.

Küçük Hanım Mary ayağa kalktı ve dehşet dolu gözlerle parmağının ucunda sallanan anahtara baktı.

“Belki de on yıl önce gömülmüştür.” dedi fısıltıyla. “Belki de bu o bahçenin anahtarıdır!”

VIII. BÖLÜM

YOLU GÖSTEREN KIZILGERDAN

Uzunca bir süre anahtara baktı. Onu evirdi, çevirdi, ne yapacağını düşündü. Daha önce bahsedildiği gibi izin isteme veya büyüklerine danışma konusunda terbiye görmüş bir çocuk değildi. Anahtar hakkında tek düşünebildiği şey onun kapalı bahçenin anahtarı olup olmadığıydı ve kapının nerede olduğunu bulabilirse belki onu açabilir ve duvarların ardında ne olduğunu görebilir, böylelikle eski gül ağaçlarının akıbetini öğrenebilirdi. Bahçeyi görmek istemesinin sebebi uzun süredir kapalı oluşuydu. Mutlaka diğer yerlerden farklı olmalı ve on yıl boyunca orada garip şeyler olmuş olmalıydı. Ayrıca, bahçe hoşuna giderse her gün içeri girebilir, kapıyı arkasından kapatıp kendi kendine oynayabilirdi çünkü kimse onun nerede olduğunu bilemez ve hâlâ kapının kilitli ve anahtarın gömülü olduğunu düşünüyor olurlardı. Bu fikir çok hoşuna gitti.

Kapısı gizemli bir şekilde kapalı odalarla dolu bir evde yaşayıp, kendini oyalayacak hiçbir şeyin olmaması onun atıl duran beyninin çalışmasına ve hayal gücünün canlanmasına sebep olmuştu. Şüphesiz, bozkırın taze, güçlü ve temiz havasının da bunda rolü büyüktü. Tıpkı temiz havanın iştahını açması ve rüzgârla mücadelenin kanını kaynatması gibi zihnine de aynısı olmuştu. Hindistan’da hep çok sıcaklıyor, bir şey yapmaya mecali olmuyordu fakat burada canına can gelmişti ve yeni şeyler yapmak istiyordu. Neden olduğunu bilmese de artık kendini daha az “aksi” hissediyordu.

Anahtarı cebine koydu ve yürüyüş yolunda bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Oraya kendisinden başka gelen yok gibiydi, böylece yavaşça yürüyüp kapıyı ve özellikle üstünü saran sarmaşığı inceleyebiliyordu. Sarmaşık kafa karıştırıyordu. Ne kadar dikkatli bakarsa baksın yoğun, parlak, koyu yeşil yapraklardan başka bir şey görünmüyordu. Hayal kırıklığına uğramıştı. Yolu adımlamaya devam edip içerideki ağaç tepelerine bakınca aksiliğinden bir parça geri gelir gibi oldu. “Onun dibinde olup içeri girememek çok aptalca!” diye düşündü. Eve varınca anahtarı cebine koydu ve her dışarı çıkışında anahtarı da yanında götürmeye karar verdi, böylece kapıyı bulacak olursa hazırlıklı olmuş olurdu.

Bayan Medlock, Martha’nın geceyi kulübede geçirmesine izin vermişti fakat kız sabah işinin başına eskisinden de al yanaklar ve neşeyle geri dönmüştü.

“Sabah dörtte uyandım.” dedi. “Ah! Bozkırda uyanan kuşları, oradan oraya koşuşturan tavşanları ve yükselen güneşi görmek harikaydı. Tüm yolu yürümedim. Adamın biri arabasına aldı beni, çok keyifliydi.”

Güzel geçen izin günü hikâyelerle doluydu. Annesi onu gördüğüne çok sevinmişti ve birlikte ekmek pişirip çamaşır yıkamışlardı. Hatta çocukların her biri için içi esmer şekerli hamur tatlısı yapmıştı.

“Bozkırdaki oyunlarından döndüklerinde tatlıların dumanı üstünde tütüyordu. Kulübe o kadar güzel hamur işi kokuyordu ve ateş içeriyi öyle güzel ısıtmıştı ki içeri girince sevinçle çığlık attılar. Bizim Dickon, kulübemizin krallara layık olduğunu söylüyor.”

Akşam olunca hepsi birden ateşin etrafında oturmuşlar ve Martha ile annesi yırtık kıyafetleri yamalayıp, sökük çorapları dikerken, Martha onlara hayatı boyunca siyahiler tarafından bakılan ve kendi çorabını bile giyemeyen Hindistan’dan gelen kızdan bahsetmişti.

“Ah! Hikâyenizi dinlemeye bayıldılar.” dedi Martha. “Siyahiler ve sizi getiren gemi hakkında soru sorup durdular. Onlara yeterince anlatamadım.”

Mary biraz düşündü.

“Bir sonraki izin gününe kadar sana daha fazlasını anlatırım.” dedi. “Böylece konuşacak daha fazla şeyin olur. Eminim fillere ve develere binme hikâyelerini ve kaplan avına çıkan subay hikâyelerini duymak isterler.”

“Hadi canım!” diye haykırdı Martha sevinçle. “Kafayı yiyecekler. Gerçekten mi Hanım’ım? Gerçekten de York’ta düzenlediklerini duyduğumuz vahşi hayvan gösterileri gibi mi?”

“Hindistan, Yorkshire’dan oldukça farklı.” dedi Mary usulca, kafasında iyice tartarak. “Daha önce hiç düşünmemiştim. Dickon ve annen benim hakkımda konuşmandan hoşlandılar mı?”

“Elbette, Dickon’ımızın gözleri yerinden fırlayacak gibiydi, böyle patlak patlak oldu.” diye yanıtladı Martha. “Ama sizin tek başınıza olmanız annemin biraz keyfini kaçırdı gibi. ‘Bay Craven ona dadı veya mürebbiye tutmuyor mu?’ diye sordu. Ben de ona, ‘Hayır, tutmuyor. Bayan Medlock belki daha sonra tutabileceğini ama bunun nereden baksak iki üç seneden önce olmayacağını söylüyor.’ dedim.”

“Mürebbiye falan istemiyorum.” dedi Mary sertçe.

“Annem diyor ki bu zamana kadar kitabı öğrenmeye başlamış olmanız lazımmış, hem size göz kulak olacak bir kadın gerekiyormuş. Dedi ki ‘Martha, kendini kocaman bir yerde tek başına dolanırken bir hayal et, başında bir anne yok. Onun gönlünü elinden geldiğince hoş tutmalısın.’ Ben de tutacağımı söyledim.”

Martha gözlerini ayırmadan ona uzun uzun baktı.

“Benim gönlümü hoş tutuyorsun zaten.” dedi. “Sohbetin hoşuma gidiyor.”

Az sonra Martha odadan çıktı ve önlüğünün altında ellerinde bir şeyle geri döndü.

“Sizce bu nedir?” dedi, neşeyle sırıtarak. “Size bir hediye getirdim.”

“Hediye mi!” diye haykırdı Küçük Hanım Mary. Nasıl olur da on dört aç insanın olduğu bir kulübeden kendisine bir hediye çıkardı!

“Bozkırda seyyar satıcılık yapan bir adam…” dedi Martha. “Kapımızın önünde durdu. Çanak çömlek satıyordu ama annemin bir şey alacak parası yoktu. Adam tam uzaklaşırken bizim Lizabeth Ellen aniden seslendi, ‘Anne, kırmızı ve mavi tutacaklı atlama ipleri var.’ Annem de hemen adama seslendi, ‘Hey, bayım, durun! Kaça bunlar?’ Adam, ‘İki peni.’ dedi ve annem ceplerini aranırken bana, ‘Martha, sen iyi bir kız olduğun için bana tüm maaşını getiriyorsun ve bu parayı harcayacak dört yerim var fakat bu paradan iki peni alıp o çocuğa atlama ipi alacağım.’ dedi ve size bunu aldı. İşte, alın bakalım.”

Atlama ipini önlüğünün altından çıkarıp ona gururla sergiledi. Her iki ucunda mavi ve kırmızı şeritler olan sağlam ve ince bir ipti bu fakat Mary Lennox daha önce hiç atlama ipi görmemişti. Şaşkın bir ifadeyle ipe baktı.

“Bu ne için?” diye sordu merakla.

“Ne için mi!” diye haykırdı Mary. “Ne yani, Hindistan’da atlama ipi yok muydu? Sadece filler, kaplanlar ve develer mi vardı? Çoğunun siyah olmasına şaşmamalı. Bu işte buna yarar; izleyin beni.”

Odanın ortasına koşup, iki eliyle tutacaklardan tuttu ve zıpladı, zıpladı, zıpladı. Mary koltuğunda dönmüş ona bakarken, eski portrelerdeki tuhaf suratlar da ona bakıyorlar ve “Bu basit, küçük köylü kız hangi cüretle burnumuzun dibinde böyle bir şey yapıyor acaba?” diyorlar gibiydi. Fakat kimse Martha’nın gözünde değildi. Küçük Hanım Mary’nin yüzündeki merak ve ilgi onu iyice keyiflendirmişti, sayarak atlamaya devam etti ve yüze gelene kadar atladı.

“Daha fazla da atlayabilirim.” dedi durduğunda. “On iki yaşındayken beş yüze kadar atlayabiliyordum ama o zamanlar şimdiki kadar kilolu değildim ve antrenmanlıydım.”

Mary koltuğundan heyecanla kalktı.

“Güzel görünüyor.” dedi. “Annen çok ince bir kadın. Sence ben de öyle atlayabilir miyim?”

“Deneyip görün.” diye teşvik etti Martha, atlama ipini ona uzatarak. “Başta yüz kere atlayamazsınız ama atladıkça artırırsınız. Annem dedi ki ‘Hiçbir şey ip atlamak kadar iyi gelmez insana. İp, bir çocuğun sahip olabileceği en mantıklı oyuncaktır. Temiz havada biraz ip atlasın ki kolları bacakları açılsın, biraz can gelsin.’ ”

На страницу:
4 из 5