bannerbanner
Göç
Göç

Полная версия

Göç

Язык: tr
Год издания: 2023
Добавлена:
Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
3 из 4

–Şimdi açacağım, ağlama, tamam mı?

–Tamam, peki orada uyuyan kim?

–Domrul emmidir.

–Ben de, rüya görüyor zannediyordum. Kalkıp koyunumuzun ayaklarını kesecek.

–Hayır, kesmez. Artık akıllanmış. Ağlama, olur mu, Domrul emmi uyanır.

–Peki.

Bekil sargıyı açtı. Parmakları İmir’in dirseğindeki kırığın olduğu yere doğru uzandı. Aç kuzu otları nasıl kırpıyorsa parmakları da çatlakların, kırıkların üzerinde ses çıkara çıkara kemikleri yeniden yerli yerine dizdi. Hürü Kadın içeri girdi:

–Niye açtın, niye açtın, eğri kalacak, dedi.

–Kemikleri intizamlı bağlamamıştın nine, yeniden sardım.

–Sana kim söyledi, nereden biliyorsun?

Bekil’in parmakları İmir’in kemiklerini görerek, karınca gibi kolunun üzerinde dolaşıyordu. Bekil, İmir’in kolunun kemiklerini görüyordu, et yoktu. Her şeyi unutmuş, kardeşinin kemiğini seyrediyordu. Gözleri yirmi yıldan sonra açılmış gibi dünyayı sanki şimdi görüyordu. Kardeşinin kolu bembeyaz idi. Cilâlı, tertemiz birbirine eklenip dizilmişlerdi. Parmakları omuz kemiğinin üzerinde durdu. Omuz kemiğinin üzerinde ince bir çatlak vardı.

–Nine, omuzu da çatlamış.

–Yahu bırak incitme çocuğu, omzunda hiçbir şey yoktur. Nereden aklına esti bilmiyorum.

–İşte, görmüyor musun?

Bekil’in parmakları çatlağın üzerinde gezindi.

Ninesi diz çöküp İmir’in zayıflıktan kemiği ortaya çıkmış omzuna baktı. Sonra korku içinde başını kaldırdı. Bekil’in gözleri bir gece içinde değişip büyümüştü. Işık saçarak, parıl parıl parlıyordu. “Adam yapacaktın bana…” Bu sözler Bekil’e yabancı değildi. İmir’di galiba. Ellerine baktı, elinde kemik olmalıydı. Nerdeydi, nereye gitmişti, hiçbir şeyi hatırlamadı. İmir’den git gide korkmaya başlamıştı. Öylece durup küçücük, zayıf, ölüye benzeyen kardeşine bakıyordu…

* * *

Üç yüz yıldan beridir Karakelle nesli ile Kanık soyu arasında kan dâvası devam ediyordu. Üç yüz yıldır iki kök arasında kavga hüküm sürüyordu. Üç yüz yıldır yan yana, vurula vurula, yeniden yeşere yeşere zaman tünelinde yol gidiyorlardı. İmir’in babası Karakellelerin sonuncusuydu. Yedi yıl önce kır atların üzerinde karısı Senem ile yayladan iniyorlardı. Akşamın alacakaranlığıydı. Tarla kuşları ötüşüyorlardı. Göğüş başını kaldırıp havaya baktı:

–Göç gidiyor, turgay kuşları onun için ötüyorlar, dedi.

Senem Hatun eliyle usul usul karnını sıvazlayarak, sana bir şey diyeceğim, ama gülme. Bu çocuğa hamile kaldığım günden beri duvarın öbür yüzünü görüyorum.

–Duvarın öbür tarafını mı görüyorsun?

–Hıı. Bana görüyorum gibi geliyor. Bir seferinde içeriden baktım ki Kızbes Kadın kapıdan el ediyor. Rüya sandım, evden çıkınca baktım hakikaten de el ediyor. Seni seslemiyorum dedi. Sonra dışarıdan eve baktım, evin içi görünüyordu.

–Anlamsız şeydir, inanma.

Göğüş, atını yaklaştırıp Senem Hatun’un boynunu kucakladı, sarsıla sarsıla güldü. Senem Hatun:

–Canım yeşillik çekti, dedi; in, bana kuzukulağı topla, yeşilliğe aşeriyorum, nerdeyse inip otlayacağım, bak tekmeliyor beni.

Göğüş, attan indi; yamaçtan kuzukulağı, yemlik, kuşekmeği topladı. At birdenbire kişneyip ayağını yere vurdu. Yamaçtan bir tilki kalktı, koşa koşa kendini dereye attı. Göğüş, hayretler içinde donup kalmıştı. “Tilki silah görmüş.” Kendi tüfeğine baktı, eğerin kaşında duruyordu. Üç atlı başının üzerinde bitti.

–Kımıldama, Karakelle Göğüş!

Tüfeklerin üçü de Göğüş’e yöneldi. Göğüş, kendi silahına baktı, tersine asılmıştı. Acı acı gülümsedi:

–Yeşilliği vereyim, benden kuzukulağı istemişti.

–Yerinden kımıldarsan vururuz.

Senem Hatun ağır ağır attan indi, atlıların karşısında diz çöktü. Yazmasını açıp saçlarını yeşilliğe dağıttı. Atlılardan biri tüfeğini yanına indirdi.

–Peki, Karakelle oğlu, helâlini götür, görüşürüz. Göğüş, Senem Hatun’un kolundan tutup kaldırdı, saçlarını topladı, yazmasını bağlayıp ata bindirdi, kendi de binip atlılara doğra döndü:

–Nerede olacaksınız, nereye geleyim?

–Akçallı’da bekliyoruz. Kiminle geleceksin, bilelim.

–Bizden kimse kalmamış Kanıkoğlu, yalnız geleceğim, çok mu korktun?

Atlılar yamaçları ürküte ürküte aşarak dörtnala gözden kayboldular…

Bir zamanlar Kanık Ağa’nın neslinde ölenler, kalanlardan çoktu, git gide soyları kesilmekteydi. Sonra hükümeti tanıdılar, haraç verip önlerinde el pençe divan durdular. Hükümetin adamları Kanık nesline silah verdi. At oynatıp meydanda rakipsiz kaldılar. Karakelle nesli azalmaya, yok olmaya başladı.

–Korktun mu Senem?

–Kuzukulaklarından ver yiyeyim.

–Bir hayli, konuşmadan kuzukulağı yediler. Sanki Senem Hatun’un içinden bedenine yayılan ekşiliğe doğru bir el uzanıyordu. Göğüş’ün neşesi yerindeydi, türkü söylemek istiyordu. Senem Hatun’a doğru döndü:

–Bir tek tavırlarından memnun oldum, sana saygı gösterdiler.. Kuzukulağını sana yedirebildim.

Senem Hatun’un yanaklarından göz yaşları süzülüp aktı. Galiba ağladığından haberdar değildi, rahat rahat kuzukulağı yiyordu.

–İçim bir tuhaf olmuş, seni vurmalarından korkuyorum.

–Canını sıkma, zaten biz iki yüz senedir kendi ecelimizle ölmüyoruz. Oğlun olursa adını İmir korsun, erkek olduğunu kimseye bildirmezsin. Onu Bike gibi giyindirirsiniz “kızdır” dersiniz. On beş yaşına kadar kız elbisesinden çıkarma. Anama söyle, Bike’nin adı Bekil’dir, unutmuş olabilir. Örgüsünü kesmekte şimdilik acele etmeyin. Dediklerim aklında kaldı mı? Hadi in attan helâllaşalım…

Köyün eteği idi, alacakaranlık bastırmak üzereydi. Karşı yamaçta Hürü Kadın, yanında da on dört yaşında bir erkek çocuk, uzun boylu Bike koyun otlatıyordu. Göğüş ile Senem diz çöküp kucaklaştılar.

–Kendi elimle seni ölüme nasıl yollayayım?

–Ağlama, biliyorsun ki, gitmeliyim. Nereye gittiğimi anama söyleme!

Atına binerek Akçallı dağlarına doğru dörtnala sürdü…

Senem Hatun’un içinden kuzukulağının mayhoş tadına doğru uzanan el Akçallı dağına taraf dörtnala giden atlıdan başkası değildi. İçini çekip çekip çıkardılar. Kulakları kurşun dökülmüş gibi uğuldadı, sırt üstü çimenliğe düştü. Senem Hatun toprağın üzerinde yeşermekle olan tohum gibiydi. Sanki kendisi kendi gözlerinden, kulaklarından kuyuya düşüp boğulmaktaydı. Hürü Kadın’ın haykırışları Senem Hatun’a ulaşamıyordu. Birilerinin sarı saçlarına dolaşa dolaşa karanlık bir kuyuya iniyordu.

–Hey Kızbes, Fatma, Gelin kendini kaybetti, ey kurbanı olduklarım yardıma gelin!

Hürü Kadın, Senem Hatun’un bembeyaz suratına tokat üstüne tokat indiriyordu. Ama Senem, sanki derin bir boşluğa inmekteydi.

–Bike çabuk ol, bıçakla suyu doğra, anan bayıldı.

Bike kemerine kadar ırmağa girdi, suyu enine boyuna bıçaklamaya başladı.

–Bağır ulan, bağır, vurgun yemiş, sesin mi battı? Bike’nin yazması başından düştü, sular alıp götürdü. Kalın, küt, kara örgülü saçları suya sallandı. Kanık’lar çoluklu çocuklu, kadınlı kızlı seyre dalmışlardı.

–Haykır, suyu doğraya doğraya bağır, erkek sesi gerek.

Şimdilik hiç kimse bir şey anlamıyordu. Kadınlar Senem Hatun’un başı üzerinde kazanların altına vurarak ses çıkarıyorlardı. Senem Hatun’un bembeyaz yüzü tokatlardan kıpkırmızı kızarmıştı. Bike suyu bıçaklaya bıçaklaya bağırdı:

–Ehe, heey, heeey!

Bu, yeni bulûğa ermiş on dört yaşındaki bir erkeğin sesiydi. Yıldırım gibi çakıp selleri suları geçerek dağlara taşlara değip dalgalana dalgalana uzaklaştı. Kız elbiseli, geniş omuzlu bir erkeğin on dört yıldır sakladığı sesi idi. Senem Hatun’un gözlerinden, kulaklarından inip birbirine dolaşmış sarı saçları açıyordu. Senem Hatun kendine geldi, baktı ki, kulakları ovuluyor. Çocuk sesi duydu. Ne vakittir ki, bu sesi içinden duyuyordu.

–Karakelle Göğüş’ün ikiz oğlu oldu, Göğüş’ün iki oğlu oldu!

–Bike erkek imiş!

–İçime doğmuştu zaten, böyle kız mı olurdu?

Konu komşunun sesi gittikçe belirginleşerek yaklaşıyordu. Kadınlar Senem Hatun’u teskerenin üzerine koyup eve götürdüler.

Bike sudan çıktı; elbisesini, gömleğini soyundu, altında erkek elbisesi vardı. Belinde gümüş hançeri vardı, örgülerini sırtına atıp yeniyetme erkek yürüyüşüyle evlerine doğru gitti. Köy halkı, akacak yeni bir kan bekliyordu. Herkes, kurşunun nerede patlayacağını anlamak için kulak kabartıyordu. Kanık nesli bölük bölük olup dağıldılar, Dursun Ağa’ya haber vermeğe koştular. Yetmiş yaşındaki Dursun Ağa bu haberi duyar duymaz yastığa dirseğini dayayıp doğruldu:

–Gördünüz mü köpoğulları! Karakelleler, insanı böyle uyutur.

–Senem Hatun da ırmağın kenarında ikiz oğlan doğurdu.

Dursun Ağa uzanıp gözlerini bir noktaya dikti. Getirip su içirdiler. Bitmek bilmeyen bir tarihte yeni izler beliriyordu. Köyde yürüyebilen herkes büyüklü küçüklü Bike’nin ardınca gidiyordu.

–Adı neymiş?

–Bekil’miş.

–Ben de kendi kendime, neden dışarıya bırakmıyorlar diyordum!

Kızbes’in yirmi yaşındaki kızı Begüm, Bekil’e bakıp içten içe gülerek ağlıyordu. Bike’nin erkek olduğunu yalnızca Begüm biliyordu. Beş yıldır boğuşa boğuşa büyüyorlardı. Anası evde olmayınca yüklüğün üzerine çıkıyorlar, Begüm, Bike’yi bağrına basıp nefesi soluya soluya:

–Seni ben erkek ettim, diyordu. Ne zaman kız elbisesini soyundun, o zaman sana varacağım. Sen benim hem küçücük kocam, hem de oğlumsun.

–Bak, hiç kimseye söyleme tamam mı? Ninem diyor ki, eğer erkek olduğumu bilseler beni öldürürler.

Bekil sanki köye ilk defa geliyordu.. Sanki o andan itibaren büyümeğe başlamıştı. Kız isminin ağırlığı altında sıkılan omuzları, kendinin de haberi olmadan genişlemekteydi…

Senem Hatun’a kuymak10 yediriyorlardı.

–Ye…

–Bak bir, Göğüş gelmedi mi, nine?

–Nereye gitti?

–Evdekileri dışarı çıkar.

Konu komşu sitemle söylene söylene dağılıp gittiler.

–Tanrı tarumar etsin seni, ey ağalık, yer kabul etmesin seni ey Dursun!…

–Bu zavallıların kimi kaldı kıız?

–Göğüş de mi?

–Ne bileyim, yoktur, nerededir kim bilir?

–Göçüp gitmeliydiler, yer mi yoktu?

Hürü Kadın tırnaklarının ucundan itibaren buz kesmeğe başlamıştı. Bebekler ağlıyor, susmak nedir bilmiyordu. Hürü Kadının sesi aniden kabalaşıp erkek sesine döndü ve ağlaya ağlaya:

–Ağlamayın! -dedi.

Senem Hatun da ağlıyordu, çocuk da, Bekil de.

–Olacaktı, bekliyordum, ama erken oldu…

xxx

Göğüş, Akçallı yamacına tırmandı, atın üstünden kayalıklara doğru baktı. Taşların, kayaların ardı bela kokuyordu. Bela, alın yazısı güder gibi önüne katmış Göğüş’ü götürüyordu. Demek istediği bir söz müydü, söylemek istediği türkü müydü, ne idiyse içinde kalmıştı, başkaca endişesi yoktu. Aç, kılıca doğru nasıl at sürerse o da belaya doğru öyle dörtnala gidiyordu.

Beybek’in atlıları da karşı yamaçtan çıktılar. Kurşun mesafesinde durdular. Beybek atın üzerinde doğrulup:

–Geldin mi Karakelle oğlu? dedi.

–Geldim, Kanıkoğlu.

–Kaçıncı olduğunu biliyor musun?

–Bizden yalnızca ben kalmışım, biz sayısını unuttuk. Peki sizden?

–Bizden yüzden fazlası gitmiş.

–Kendinizi de üstüne ilâve edin.

Böyle diyerek Karakelle Göğüş ayaklarını üzengiden çıkardı, Beybek’in tüfeği yavaş yavaş doğruluyordu. Yanındakini korku bürümüştü, bu sebeple sesi hırıldadı:

–Köpoğlusu, gözlerinden vuracağım, dedi.

–Kanıkoğlu, yanındakine söyle, üç yüz senedir düşmanız, ama aramızda küfürleşme olmamış. Kendinizi de ölenlerinizin üzerine ilâve ettin mi, kaç etti?

Kanıkoğlu’nun silahının doğrulmasıyla Göğüş’ün kayanın arkasına sıçraması bir oldu. Göğüş’ün silahı henüz havadayken patladı. Küfür eden atlının bağırtısı kurşunların sesini bastırdı. Sesi deminki gibi hırıltılı değildi, çan gibi çınladı. Çünkü artık korkusu kalmamıştı. Deminki ses korkusunun sesiydi, Göğüş’ün kurşununun öncesinde kalmıştı. Kendi de ancak haykırışı kesilene kadar yaşadı. Eyerden kayarak atının ön ayakları dibine düştü. Diğer atlıların her biri bir tarafa dağıldı. Her biri bir taraftan Göğüş’ün ardına saklandığı kayaya kurşun yağdırıyordu. Göğüş gözüne ilişen karartıya bir kurşun sıktı, kurşunun ete daldığını tetikteki parmağında hissetti.

Ardından Beybek’in, sesi duyuldu:

–Göğüş, yüzünü dön!

Döndüğü anda ikisinin de silahı bir anda patladı. Bir anlığa ikisi de gülümsedi. İkisi de dövüşten memnun kalmıştı. Önce sanki Göğüş’ün sağ göğsünün altına buz bağladılar, serin, güzel, ayazlı yayla havası doldu içine. Yavaş yavaş da yandı. Kayaya dirseğiyle yaslanıp atını sesledi:

–Kaşka, Kaşka!11

Bu, Göğüş’ün dünyada kalacak son haykırışıydı. Önce bir kişneme duyuldu, sonra atın kendisi göründü. Sürüne sürüne kayaya tırmanıp atına bindi. Bu da Göğüş’ün son gücüydü ki, son defa da kendine lâzım oldu…

Tabut götürüyormuş gibi köye doğru birbirinin yanında iki at gidiyordu.

–Göğüş, sen misin?

–Benim Beybek.

–Nerenden vuruldun?

–Göğsümden.

–Sağ mı, sol mu?

–Sağ.

–Sen nerenden vurulmuşsun?

–Karnımdan vurdun Göğüş. Çünkü sen aşağıdaydın, ben yukarıda.

–O zaman acın çoktur.

–Hı, felâket ağrıyor.

–Göğüş!

–......

–Bir defa seni vurmak istedim, Göğüş! O zaman yirmi yaşındaydım. Sizin neslin yaşını biz sizden daha iyi biliyoruz. Göğüş!

–Hı…

–Kan dâvası gütmek iyi bir şeydir.

–Nesi iyidir?

–İnsan çabuk büyüyor. Ama eve ölmeden ulaşırsam diyeceğim ki barışın. Sen de dersin, oldu mu?

–Peki, ama, bizden kim kaldı ki, artık barışmak bizim nemize gerek?

Atlar köyün girişinde ayrıldılar, toprak yolda nallı ayaklarıyla patırdata patırdata her biri bir tarafa döndü…

Sabahleyin Eyrikar’dan altı tabut çıktı. Üçü Kanık neslinden, üçü de Karakelle neslinden. Karakelle Göğüş, Senem Hatun ve ikizlerin birisi.

Kanık neslinin ak saçlı kadınları Hürü Kadın’ın yanına barışmaya geldiler. Ak sakallılar Bike’nin örgülerini kesip adını Bekil koydular.

Bekil birkaç yıl içinde içi kanaya kanaya büyüyüp boylu boslu bir yiğit oldu. İçindeki kanlı tohumlar da yeşere yeşere büyüyordu. Bazen gözlerine sağılan kan da bu kan idi…

Eyrikar’ın yedi yerine, yedi obasına ilân edildi ki, Karakelle soyuyla Kanık nesli barışmış. Sönmekte olan Karakelle ocağı tütsülene tütsülene yeniden yanmağa başlamıştı.

…Kanık soyunun ak sakallı ihtiyarı Dursun Ağa üç gündür can çekişiyordu. Üç gündür bağırıp duruyordu. Eğrikar, insanların yaşamaya başlamasından beri böylesine ürkütücü bir ses duymamıştı. Dursun Ağa’nın sesi, yedi ağaçlık12 bir mesafeden duyuluyordu. Kadınlar saçlarını yolup, yüzlerini yırtıyorlardı:

–Allah’ım bizden uzak et, yer Dursun Ağa’yı kabul etmiyor!..

Kanık nesli, daha ölmeden Dursun Ağa için ihsan dağıtıyordu. Kurban kesip ev ev dağıtıyorlardı ki, Allah, Dursun Ağa’ya acısın, onun canını tez elden alsın. Ama Dursun Ağa’nın ruhu kendine yer bulamıyordu. Canı gelip boğazında düğümlenmişti, bu sebeple sesi korkunçtu. Kediler bu sesten ürküp ağaçlara tırmanmışlar, atlar kişneye kişneye köyde dört dönüyorlardı. Irmağın suyu damar damar olmuş, yarılmıştı. Dursun Ağa, dilini bağlayıp aç bırakarak öldürdüğü atları görüyordu. Karakellelerin hayvanlarına tuz yalattığı taşlara zehir dökerek kırıp geçirdiği sürüleri görüyordu. Atın ayakları altına alarak çiğnediği çocukları, karnını yardığı kadınları, yediği haram lokmaları görüyordu. Onun için bir türlü ölemiyordu. Dursun Ağa’nın ruhu köpek olmaya hazırdı, yeter ki, ağzından çıkabilsin.

Ölse bile hortlayacak, diyorlardı.

Dursun Ağa, gerçekten de bir gece hortlayarak evlerine geldi, vurarak bir daha öldürdüler ve ruhu kanaya kanaya dönüp gitti. Falcıya baktırdılar. Falcı, “Bir defa daha gelecek, Dursun Ağa’ya üç sefer ölüm gözüküyor.” dedi.

* * *

İmir yeniden doğmuş gibiydi. Kafesten kurtulan kuş gibi ağrısından kurtulmuştu. Dünyayı da sanki yeniden görüyordu.

–Nine, sular diri mi? Sular nereye gidiyor?

–Diridir, derdini alayım, herşey diridir, taş da diridir. Taş var ki, büyüyor, hepsinin yaratanı var, ağaca balta kaldırdıkta ağlayarak diyor ki, kesme beni!..

–Peki sular nereye gidiyor Nine?

–Hiçbir tarafa gitmiyor kadanı alayım, gidip yeryüzünün öbür tarafından dönüyor, yine gelip köyümüzden geçiyor.

–Nine, peki ağacı niçin kesiyorlar?

–Artık ağaçların sesini duymuyorlar, duysalar kesmezler.

İmir’in iri gözleri kocaman kocaman açılıp dünyaya takılıyordu. Suya baksa suya siniyor, ağaca, yeşilliğe, gökyüzüne siniyordu. Sabah namazında, öğlen namazında, ikindi namazında çatlayan kemiklerini iyileştire iyileştire, ninesinin eteğinden tutarak ibriğini dolaştırıyordu.

İmir yatağına uzanarak gözünü lambanın ışığına dikmişti. Işık gitgide büyüyordu. Büyüdü, büyüdü, evlerinin küçücük penceresinden karanlığa doğru aktı.

–Nine, ışık da diri midir?

–Diridir, derdini alayım, ışık meleklerin oyun oynadığı yerdir…

Deli Domrul kaba dikişli yeleğine sarılıp duvarın içine örülmüş ocağın kenarında oturmuştu. Saçı sakalı bembeyazdı. Bu eve geldiği günden beri başkaca bir kapıyı açmadı, geceli gündüzlü durmadan ağladı, ağladıkça çok şeyleri hatırladı. Yirmi yıldır gözlerinden akmayan yaşlar aka aka Deli Domrul’un kaybolmuş hafızasını yıkayıp tazeliyordu. Ağlaya ağlaya ocağın kenarında uyuya kaldı. Üç gün üç gece uyanmadı. Uyuduğunda saçı sakalı simsiyahtı, uyanınca bembeyaz oldu. Hürü Kadın başucundaydı. Ona damla damla su içiriyordu.

–Rüyamda anamı gördüm, Allah’a şükrediyordu; baktım küçücük bir çocuğum, bana meme veriyor, dedi.

Deli Domrul akıllanmaya başladığı günden beri herkesin gözü önünde ihtiyarlamaktaydı. Sert saçı sakalı ağacın çiçeklenmesi gibi beyazlaşıyordu. Saçında sakalında sanki hışırtılar geziniyordu. Bir hafta boyunca saçını sakalını kaşıdı durdu; sanki elleri orda kalmıştı:

–Başım bir suyun altında gibidir. Üzerimden sular geçiyor, az daha delireceğimi sanıyorum Hürü Ana.

Hürü Kadın yüz yaşındaydı ancak, birdenbire ihtiyarlayan birine rastlamamıştı.

Bir hafta sonra Deli Domrul ihtiyar, yüzünden nur akan bir insan olup çıktı. Hürü Kadın sedirin üzerinde ona yatak serdi. Bekil ile elinden tutup sedire çıkardılar.

Köye yayıldı ki, Deli Domrul akıllanmış ancak, akıllandığı gibi de ihtiyarlamış. Büyük küçük herkes koşup görmeğe geldi. Akşam üzeri Domrul gelenlere baktı baktı, sonra da birden Hürü Kadına seslendi:

–Birazdan öleceğim Hürü ana, halka söyle dağılmasınlar, beni götürüp defnetsinler.

Deli Domrul gülümseye gülümseye yatağına uzandı:

–Hürü ana, gel elini gözlerimin üstüne koy… Köylüler gelip Deli Domrul’un tabutunu omuzlayıp alıp götürdü.

İmir, o gece de yatağında uyuyamadı. Yine ayık mıydı, uykulu muydu bilinmedi.

–Sedirin üzerinde ak sakallı biri uzanmış.

–Korkma, uyu, sana öyle geliyor.

İmir’in korkusu Hürü Kadın’ı da bürüdü. Önce ocağın kenarına baktı, oraya çökmüş karanlık kara bir çarşaf gibi ırgalandı. Sonra kendi sedirinin üzerine baktı, yüz yılı geride bırakmış, bu kadarlık zamanı adım adım yürüyerek yorulmuş gözleri alacalandı. Ak sakallı birisi görünüp hemen de kayboluverdi.

–Bekiil! Gel de bak, yine ne diyor bu…

–Ne olmuş? -İmir’e doğru yöneldi. -Ne diyorsun yine?

Çocuğun gözleri Bekil’e dikilmişti. Bekil’in ruhunu sanki çekip çıkarıyorlardı, yüreği ağzına gelmişti. Ağlamak istedi, gözünden bir damla da yaş çıkmadan, kupkuru hıçkırdı. İmir’i omuzlarından tutup sarstı.

–Ayyam, bak ninemin sedirine erkek uzanmış.

Bekil öyle haykırdı ki, kara damdan kara toprak döküldü, sesi yedi ağaçlık mesafeden duyuldu:

–Iıı, senin Tanrın yere dökülsün13, ne Allahsız çocuksun be.. Bizi deli ettin sen.

Kalkıp sinirli sinirli sedire doğru gitti, yorganı döşeği fırlatıp attı, sediri tutup yan çevirdi:

–Hani be, hani? Gözünü çıkaracağım senin, hele bir sabah olsun!

İmir, ağlayıp yorgana bükülerek ürkek bakışlarını ninesine dikti. İmir’in vücudu Hürü Kadın’ın eline doğru meyletti. Gözleri, hatta her bir tüyüyle ayrı ayrı okşanıp rahatlamak istiyordu. Bekil yaklaştı:

–Sen bu hale getirdin bunu, şimdi de kendine gelemiyor. Çocuğu çocuk gibi büyümeğe bırakmadın.

İmir’se kendi bildiği gibi alacalı, dolambaçlı rüyalar göre göre büyüyordu.

* * *

Bekil’in sürüsü yamaca yayılmış otluyordu. Dumanlı, sisli, hem de güneşli bir gündü. Güneş, dağlara yamaçlara çökmüş sisin, dumanların içinde sıyrılarak sarımsı renkte ışık saçıyordu. Sisin, dumanın içinden mi, otların arasından mı bilinmez, duyulan yabani kuşların sesi bile nemliydi. Arada bir meleyen koyunun, kuzunun sesinden de ne zamandan beridir yağmur yağdığı anlaşılıyordu. Düzlükteki toprak yollar, yamaçlardaki patikalar yağmurdan kaybolmuş gibiydi.

Bekil, bir kayanın üzerine oturmuş parmaklarının, bileklerinin kemikleriyle oynuyordu. Doru renkli at, sürüden biraz kenarda, dünya tarihinin ulu başlangıcından şimdi çıkıp gelmiş gibi, harika boynunu çevirip iri elma gözleriyle yağmurun suyun yüzünden, yere saplanıp batmış gibi görünen dağ yolundan yana bakıyordu. Sonra içten içe yavaşça kişnedi. Bekil kalkıp ata doğru gitti.

Saraç’tı. Atın sırtında dumanın, sisin içinden çıkarak aşağı doğru gidiyordu. Bekil’in eğere sıçradığını gördü. Gitmeği kendine yediremedi, atı durdurdu. Elini eğerin kaşına asılmış tüfeğine uzattığında Bekil yanı başında bitiverdi…

–Tüfeğini yerine bırak Kanıkoğlu, babalarımız barışmıştı, sen onların ruhunu incittin, kardeşimin kolunu kırdın, kollarının kırılması gerekir.

Bekil, dağ gibi heybetiyle yavaş yavaş Saraç’ın üzerine yürüyordu.

–Konuş, Kanıkoğlu!

Atlar yan yana durmuştu. Bekil’in sesi duyuldukça huysuzlaşıp yerlerinde oynuyorlardı.

–İn attan Saraç! Kanı yeniden akıttın. Senin kollarını kıracağım. İmir’in ağrısının ilacı senin kollarının kırılmasıdır.

Saraç’ın eli yine tüfeğe doğru uzandı.

–Çek elini, öldürmeyeceğim seni, ama kollarını kıracağım.

Bekil’in iki adam büyüklüğündeki boyu posu, kalın bilekleri, boğumlu elleri Saraç’ı korkutup eğere yapıştırmıştı. Atların sabrı sahiplerininkinden daha kısa oldu, yerlerinden sıçrayarak her biri bir tarafa yöneldi. Saraç silahı açasıya kadar Bekil yetişip omzundan yapışıp sıktı. Çoktandır kırık hissetmeyen parmakları eti sülük gibi ezerek kemiğe dayandı. Saraç’ın omuz kemiklerinin çatlamasını Bekil parmaklarının ucuyla hissetti. Çekip attan yere düşürdü. Saraç’ın bir kolu yanına düşmüştü. Öbür eliyle hançerini çıkardı.

–Konuş Kanıkoğlu, çoktandır sesini duymuyordum. Yakına gel, öbür omzunu da kırayım. İmir’in de omuzu kırılmış.

Saraç, Bekil’in kocaman vücudunun karşısında dayanamadı, yere yığılıp kaldı. Başını aşağı indirip, gözlerini Bekil’in çarıklı büyük ayaklarına dikti. Usulca dilinin ucuyla:

–Düşmanlığı yeniden başlatıyorsun! dedi, -Kalk ayağa, senden İmir’in acısını çıkarıyorum.

Saraç yerinden sıçradı, hançeri Bekil’in göğsüne indirdi. Bekil onun bileğinden yapışıp sıktı, parmakları hırsla Saraç’ın bileğini ezip kemiği ete, eti kemiğe karıştırdı. Saraç’ın gözlerini kan bürümüştü, dizine güç vererek ayağa kalktı:

–Bunu yanına bırakmayacağım, atını öldüreceğim, evini yakacağım, deli kardeşinin kolunu kırmışım, şimdi de başını keseceğim, yalnız kalacaksın!

Kolları sarkarak atına doğru gitti, ama ata binemedi, Bekil gelip onu kucağına aldı. Saraç, Bekil’in kucağında çocuğa benziyordu. Bekil’in kollarının arasında canı sıkışıp kalmıştı, kemikleri sesleniyordu. Bekil’in parmakları ise, gözü var da görüyormuş gibi Saraç’ın eklemlerinin üzerinde geziniyordu. Bekil’in kollarının arasında bir kucak dolusu kemik vardı, kaldırıp eğere koydu. Sürünün yüzünü köye doğru çevirip atına bindi, Saraç’ın ardınca koşturdu. Saraç eğerin kaşına doğru eğilmişti. Atın ayak sesini duyunca doğruldu:

–Düşmanlığı böyle yapmazlar, Karakelle oğlu beni öldürmeliydin, ama kollarımı kırmamalıydın.

Bekil, Saraç’ın atını yedeğine alıp yavaş yavaş köye doğru sürdü. Hava hem güneşli, hem de sisli ve dumanlıydı. Yerle gök birleşmiş gibi görünüyordu. Ne zamandan beridir böylesine güneşli havada yağmur çiseliyordu. Havanın böyle olması sebebiyle gökte bir tane bile kuş kalmamıştı. Gece gündüz kuşların sesi gökten değil de otların içinden geliyordu. Otlar yağmur sebebiyle büyüyüp, adam boyunda olmuştu. Koyunun, kuzunun da yünü otlar gibi uzamış, saçakları yerlerde sürünüyordu. Herkesin suratı asıktı, havanın yağışlı olmasından dolayı sanki ağlayacak gibiydiler. Büyük küçük herkesin suratı bir karış olmuştu.

Böylesi bir havada iki atlı yedek yedeğe yağmur yiye yiye gidiyorlardı.

–Bekil.

–Ne var Saraç?

–Beni böyle köye götürme.

–Dersin ki attan düştüm, oldu mu?

–Tamam. Peki kollarımı kim saracak?

Bekil’in parmakları yular boyunca yokladı ve geri döndü, damarları boyunca garip bir sıcaklık dolaştı.

–Kendim. Kemiklerini teker teker dizip saracağım. Ama sen de diyeceksin ki, attan düştüm.

–Peki.

–Ağrısı çok mu?

–Bayılmamdan korkuyorum.

–Dur, yarpuz vereyim kokla.

Bekil atın üzerinden eğilip yarpuz kopardı, Saraç’a uzattı.

–Bekil.

–Ne var?

–Kız elbisesi giydiğin günleri hatırlıyor musun?

На страницу:
3 из 4