bannerbanner
Gömülü Şamdan
Gömülü Şamdan

Полная версия

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 3

Yahudiler sarhoşlar gibi birbirlerine doğru sendelediler, göğüslerini yumrukluyor, acıdan yanıyormuş gibi kalçalarını tutuyorlar, itinalı yaşlı adamlar gözleri ansızın kör olmuş gibi davranıyorlardı.

Birdenbire güçlü bir ses bağırarak “Susun!” diye buyurdu ansızın ve hepsi hemen sustu. Zira onlara susmalarını emreden cemaatin en yücesi, en yaşlısı, en bilgesi, Kitap’ın ulu tasvircisi, Kab ve Nake, yani Temiz ve Berrak diye adlandırdıkları Haham Elieser’di. Neredeyse seksen yaşındaydı ve bembeyaz sakalı yüzünü pırıl pırıl çevreliyordu. Alnı, sürekli düşünmekten acımasız saban demirinin izleri gibi kırışmış, ancak ormana dönmüş kaşların altındaki gözleri yıldız gibi kalmıştı, şefkatli ve berraktı. Elini kaldırdı, eli inceydi, yazıp çizdiği pek çok parşömen gibi sarımsı ve kırışıktı, sanki kötü bir dumanı uzaklaştırmak ve ciddi konuşmalara yer açmak istercesine gürültüyü dindirmek için havayı eliyle enlemesine yardı.

“Susun!” diye tekrarladı. “Çocuklar bağırır korkunca, adamlar düşünür. Hepiniz oturun ve istişare edelim. Akıl, beden sakinken daha iyi çalışır.”

Adamlar utanarak taburelere ve sıralara oturdular. Haham Elieser usul usul kendi kendine konuşuyordu, sanki kendi kendisine öğüt veriyor gibiydi:

“Bir felaket oldu, büyük bir felaket. Kutsal eşyalarımızı bizden çoktan almışlardı ve Hyrkanos ben Hillel’in dışında hiçbirimizin imparatorun hazinesindekilere bakmamıza asla izin verilmemişti. Ama yine de biliyorduk ki Titus zamanından beri koruma altında, hâlâ orada ve bize yakındılar. Romalı yabancıları kutsal eşyalarımızın binlerce yıldır oradan oraya taşındığını, Kudüs’te ve Babil’de bulunduklarını ama tekrar tekrar vatanına geri döndüğünü düşündükçe daha sevimli buluyorduk; çünkü çalınan eşyalar, artık bizimle aynı şehirde dinleniyorlardı. Ekmeklerimizi kutsal sunağın üstüne koymamıza izin yoktu ama yine de ne zaman ekmeğimizi koparsak bu sunağı düşünüyorduk. Kutsal şamdana ışık yerleştiremiyorduk ama ne zaman bir ışık yaksak, yabancı bir evde ışıksız ve öksüz kalmış Menora’yı düşünüyorduk. Artık kutsal eşyalar bizim değildi ama güvende olduklarını ve korunduklarını biliyorduk. Ve şimdi şamdanın göçü yeniden başlayacak, üstelik düşündüğümüz gibi vatanına değil, alıp uzaklara ve kimsenin bilmediği bir yerlere götürüyorlar onu. Ama sızlanmayalım. Sadece sızlanmak çare olmaz. Gelin her şeyi iyice düşünelim.”

Adamlar başları önlerine eğik, sessizce dinliyorlardı. Yaşlı adamın eli hâlâ sakalında bir yukarı bir aşağı dolanıyordu. Hâlâ yalnızmış gibi kendi kendisine öğüt veriyordu:

“Şamdan saf altından. Tanrı’nın bizim armağanımızın neden böylesine değerli olmasını istediğini sık sık düşünmüşümdür. Neden Musa’dan şamdanın ağır, yedi kollu, aşırı süslemeli, bol çelenkli ve çiçekli olmasını istemiştir? Çoğu zaman bu tehlike yaratır mı diye düşünmüşümdür, zira zenginlik her zaman kötülük getirir ve değerli olan şeyler hırsızları cezbeder. Ama bizim düşüncelerimizin ne kadar kibir dolu olduğunu, Tanrı’nın buyurduğunun bizim bilgimizin ve aklımızın üzerinde bir anlam taşıdığını bir kez daha anlıyorum. Şimdi anlıyorum ki kutsal eşyalarımız sadece değerli oldukları için tüm zamanlarda korundular. Eğer kötü metallerden yapılmış süslemesiz şeyler olsalardı, haydutlar bunları dikkatsizce parçalar, eritir ve bunlardan kılıçlar ya da zincirler yaparlardı. Oysa kıymetli olanı kıymetli olduğu için ancak kutsallıklarını sezmeden muhafaza ettiler. Şimdi bunları haydudun biri ötekinin elinden çekip alıyor ve kimse bunları parçalamaya cesaret edemiyor ve her yolculukları onları Tanrı’ya geri götürüyor.

Şimdi iyice düşünelim. Barbarlar kutsallıktan ne anlar? Sadece şamdanımızın altından olduğunu görüyorlar. Onların açgözlülüklerinden faydalanabilecek olsaydık, şamdanın ağırlığının iki katı, üç katı altın verir, belki şamdanı böylece satın alabilirdik. Biz savaşamayız, biz Yahudilerin gücü sadece fedakârlıktadır. Başka ülkelere dağılmış Yahudilere haber göndermeli, kutsal eşyaları kurtarabilmek için yardım istemeliyiz. Bu sene tapınak bağışına iki katını, üç katını, sırtımızdaki giysiyi, parmağımızdaki yüzüğü vermeliyiz. İsterse altın ağırlığının yedi katına olsun, kutsal eşyayı onlardan satın almalıyız.”

Bir iç geçirme sözünü kesti. Hyrkanos ben Hillel üzgün gözlerini kaldırdı.

“Nafile. Ben denedim bunu.” dedi usulca. “Benim de aklıma ilk gelen düşünce buydu. Haznedarlarına ve yazıcılarına gittim ama hepsi kaba ve sertti. Genserik’e kadar çıkıp yüksek fidyeler önerdim. Beni somurtarak dinleyip ayağıyla itekledi. O an aklım başımdan gitti, onu zorlamak için şamdanın daha önce Süleyman’ın mabedinde olduğunu ve Titus’un zaferinin en harika kazancı olarak Kudüs’ten gizlice getirdiğini söyleyip övündüm. Esas o zaman ne kazandığını anladı barbar ve arsızca güldü; ‘Sizin altınınıza ihtiyacım yok.’ dedi. ‘Ahırların zeminine altın döşetecek ve atlarımın nallarına mücevherler çaktıracak kadar çok şey yağmaladım. Ama bu şamdan gerçekten de Süleyman’ın ise satılık değildir. Titus Roma zaferinde onu önünde taşıdıysa, ben de Roma’yı fethettiğimde önümde taşımalıyım. Sizin Tanrı’nıza hizmet etmişse, şimdi gerçek Tanrı’ya hizmet etmeli. Git!’ dedi ve böylece beni kovdu!”

“Gitmeseydin!”

“Gittim mi ki? Kendimi onun önünde yere atıp dizlerine sarıldım. Ama kalbi ayakkabılarındaki demir çubuklardan daha sertti. Beni bir taşmışım gibi tekmeledi. Sonra uşaklar beni döverek dışarı çıkardılar, ancak hayatımı kurtarabildim.”

Fakat şimdi Hyrkanos ben Hillel’in üstünün başının neden parçalanmış olduğunu anlamışlardı. Ancak şimdi şakağındaki kan izini fark ettiler. Konuşmadan oturdular, öyle sessizdiler ki gecenin içinden durmadan, hiç durmadan yol alan arabaların takırtılarını uzaktan duyuyorlardı; şimdi bir de kulaklarına tuhaf bir şekilde tekrarlanan, kentin bir ucundan öteki ucuna yayılan boğuk, yıkıcı borazan sesleri geliyordu. Sonra bütün gürültü bitti. Hepsi aynı şeyi düşündü: Büyük yağma bitti, şamdan kaybedildi!

Haham Elieser güçlükle gözlerini kaldırdı. “Şamdanı buradan bu gece götürecekler diyorsun yani.”

“Bu gece. Bir arabayla liman caddesi üzerinden gemilere götürecekler ve belki de biz konuşurken gitmiştir bile. Bu borazanlar artçı birlikleri toplamak için çalmıştı. Onu yarın sabah gemiye yükleyecekler.”

Haham Elieser başını gittikçe daha fazla masanın üstüne eğiyordu. Dinlerken uykuya dalıyor gibiydi. Sanki orada değildi ve diğerlerinin huzursuzca ona baktığını fark etmiyordu. Sonra birdenbire alnını kaldırdı ve usulca konuştu: “Bu gece diyorsun. İyi. Öyleyse biz de onunla gitmeliyiz.”

Herkes şaşırdı. Ancak yaşlı adam soğukkanlı ve kararlı bir şekilde tekrar etti: “Biz de onunla gitmek zorundayız. Bu, bizim görevimiz. Kitabı ve emirlerini hatırlayın. Sandık ne zaman yola çıksa, biz de yola koyuluyorduk; ancak bir yerde duruyorsa, biz de orada durabilirdik. Tanrı’nın işaretleri yollara düşerse biz de onlarla birlikte gitmek zorundayız.”

“Ama denizaşırıysa nasıl gideriz? Gemilerimiz yok ki bizim.”

“O zaman denize kadar. Bir gecemiz var.”

Sonra Hyrkanos ayağa kalktı. “Haham Elieser her zaman olduğu gibi doğruyu öğütlüyor. Biz de gitmek zorundayız. Bu, bizim ebedî yolumuzun bir parçası. Sandık ve şamdan yollara düşerse, halk da yollara düşmek zorundadır, tüm cemaat.”

O sırada köşeden ince, ürkek bir ses duyuldu. Oldukça çarpık bir adam olan marangoz Simche’ydi bu, korkuyla yakınıyordu: “Ama bizi yakalarlarsa? Şimdiden yüzlerce kişiyi yakalayıp köle yaptılar. Bizi dövecekler, bizi öldürecekler! Çocuklarımızı satacaklar ve hiçbir şey kazanılmayacak ve hiçbir şey yapılamayacak.”

“Sus!” diye itiraz etti birisi. “Korkmayı bırak. İçimizden birini esir alırlarsa alırlar. Birimiz ölürse, kutsal eşya için ölmüş olur. Hepimiz mecburuz, hepimiz gideceğiz.”

“Evet, herkes, hepimiz.” Hepsi karmakarışık bağırıyordu.

Ancak Haham Elieser susmaları için işaret etti. Yeniden gözlerini kapadı, düşünmek istediği zaman böyle yapmayı alışkanlık hâline getirmişti. Sonra kararını açıkladı:

“Simche haklı. Korkak ve aciz diye aşağılamayın onu. Haklı, herkes yaşamını tehlikeye atmamalı, geceleyin haydutların üstüne anlamsızca gitmemeli. Zira hayattan daha kutsal bir şey yoktur: Tanrı tek bir hayatın bile boş yere ziyan edilmesini istemez. Simche haklı, haydutlar gençlerimizi yakalayıp, kendi kentlerinde köle yapar. Bu yüzden güçlü erkeklerle erkek çocuklarımız geceleri dışarı çıkmamalı. Ama biz farklıyız. Biz yaşlıyız ve ihtiyarların başkalarına yararı olmaz, en çok da kendilerine olmaz. Kendi mezarımızı kazmaya bile gücümüz yetmezken artık kadırgalarda kürek çekemeyiz, ölümün bile bizi aldığında pek bir kazancı olmaz. Eşyamıza eşlik etmek bizim görevimiz. Sadece yetmiş yaşını geçmiş olanlar toplansınlar ve yola çıkmaya hazırlansınlar.”

Tüm gümüş sakallı ihtiyarlar kalabalığın içinden öne çıktılar. On kişiydiler, sonra da Haham Elieser, Temiz ve Berrak da onların yanına gidince on bir kişi oldular: Onları öyle dizili gören gençler, “Bunlar halkın ataları.” diye düşündüler, geçmiş zamanların son temsilcileri ciddi ve törensel bir edayla orada duranlar. Haham onlardan bir kez daha uzaklaşıp diğer grubun içine döndü:

“Biz gideceğiz, yaşlılar, ihtiyarlar; siz diğerleri, yazgımız için kaygılanmayın! Ama yine de bir çocuk bizimle gelmeli, bir erkek çocuk, sonraki ve ondan sonraki nesiller için tanıklık etmeli. Biz yakında öleceğiz, ışığımızın yarısı yandı ve yakın zamanda ağzımız da susacak. Ancak efendimizin şamdanın ışığını kendi gözleriyle gören birisi yıllarca ve yıllarca yaşamalı, kavimden kavime, nesilden nesle kutsal eşyamızın sonsuza kadar kaybolmadığı, kendi ebedî yolculuğunda devam ettiği inancını yaşatmalı. Bir çocuk, reşit olmayan bir çocuk, her ne kadar bunun anlamını kavramasa da tanıklık etmek için bizimle gelmeli.”

Herkes sustu. Her biri kendi çocuğunu, onu gecenin ve tehlikenin içine nasıl göndereceğini düşünüyordu korkuyla. Ama boyacı ustası Abthalion ayağa kalkmıştı bile.

“Ben gidip Benjamin’i, torunumu getireceğim. Yedi yaşında daha, o şamdanın kolları kadar yaşı var ve bu bana bir işaret gibi geliyor. Siz bu arada yol için hazırlık yapın, evimde yiyecek olarak ne bulursanız alın, ben çocuğu getireceğim.”

İhtiyarlar masanın etrafına oturdular, gençler onlara şarap ve yemek getirdiler. Ancak ekmeklerini koparmadan haham, atalarının her zaman günde üç kez okudukları duaya başladı. İhtiyarlar, tiz ve titrek sesleriyle üç kere özlem dolu sözleri tekrarladılar: “Merhametli Tanrı, merhametinle yüceliğini Zion’a ve kurban görevini Kudüs’e geri gönder.”

İhtiyarlar bu duayı üç kere okuduktan sonra yol için hazırlanmaya başladılar. Huzur içinde ve kutsal bir iş yapıyormuş gibi özenerek üzerlerindeki kefenlerini çıkarıp bir çıkın yaptılar ve içine dua cübbelerini ve dua kemerleri de koydular. Bu arada daha genç olanlar gidip yolluk olarak ekmek ve meyve, yürümelerine destek olması için kalın değnekler getirmişlerdi. Sonra her bir ihtiyar geri dönmemesi durumunda malları ile ilgili ne yapılmasını istediğini bir parşömenin üstüne yazdı, diğerleri de buna tanıklık ettiler.

Bu arada boyacı ustası Abthalion tahta merdivenlerden yukarıya çıkmıştı. Önce ayakkabılarını çıkartmış olmasına rağmen iri ve şişman bir adam olduğu için çürümüş tahtalar ayaklarının altında inliyordu. Dikkatlice (fakir oldukları için) herkesin -karısının, oğlunun karısının, kızlarının ve çocuklarının çocuklarının- bir arada uyuduğu oturma odasının kapısını açtı. Kapalı çatı pencerelerinin aralarından titrek ay ışığı içeriye sızıyordu, nemli ve mavi bir sis gibiydi ve Abthalion dikkatlice parmak uçlarına basarak yürüdüyse de yataklardan açılmış gözlerin ona baktığını, uyanan karısının ve oğlunun karısının ürkerek kendisine baktıklarını fark etti.

“Ne oldu?” diye mırıldandı korkulu bir ses.

Abthalion cevap vermedi, torunu Benjamin’in yattığını bildiği sol köşeye doğru ilerledi. Alçak saman yatağın üstüne şefkatle eğildi. Çocuk derin bir uykudaydı, yumruklarını öfkeliymiş gibi göğsünün üzerinde sıkmıştı; vahşi ve coşkulu bir rüyada olmalıydı. Abthalion onu uyandırmak için usulca dağınık saçlarını okşadı. Çocuk hemen uyanmadı ama yine de uykunun kara örtüsünün içindeki duyuları bu okşamaları biraz hissetmiş olmalıydı. Zira yumrukları gevşedi, gergin dudakları gevşedi, bilinçsizce gülümsedi, kollarıyla rahatça ve keyifle gerindi. Abthalion, bu masum çocuğu böyle güzel bir rüyadan koparacağı için içinde acı bir sızı hissetti. Buna rağmen uyuyan çocuğu tutup hızlıca sarstı. Çocuk hemen sıçrayıp çevresine bakındı; o bir çocuktu, henüz yedi yaşındaydı ama yabancı yerlerde yaşayan bir Yahudi çocuğuydu ve bu yüzden beklenmedik bir olay olduğunda korkmaya alışıktı.

Babası da kapıya vurulduğunda böyle korkardı, bütün yaşlılar ve bilgeler de sokakta yeni bir ferman okunduğunda böyle titrerlerdi, bir hükümdar ölüp yerine yenisi geldiğinde de böyle ürperirlerdi çünkü onun küçük yaşamının sürdüğü Trastevere semtindeki Yahudi sokağı için yeni olan her şey kötü ve tehlikeliydi. Çocuk henüz yazmayı öğrenmemişti ama dünyadaki her şeyden ve herkesten korkması gerektiğini öğrenmişti:.

Çocuk şaşkın gözlerini yüzüne diktiğinde, korkup bağırmaması için Abthalion hemen eliyle çocuğun ağzını kapattı. Ama çocuk büyükbabasını tanıyınca sakinleşti. Abthalion onun üstüne eğildi, dudaklarını yaklaştırıp fısıldadı: “Giysini ve ayakkabılarını al ve gel! Ama sessiz ol, kimse duymasın seni!” Çocuk hemen yatağından kalktı. Bir sır olduğunu hissetmiş ve büyükbabasının onu bu sırra dâhil etmesinden gururlanmıştı. Tek bir sözle ya da bakışla soru sormadan el yordamıyla giysisini ve ayakkabılarını aradı.

Kapıya doğru usulca ilerledikleri sırada, çocuğun annesi başını yastıktan kaldırıp korkuyla hıçkırdı: “Çocuğu nereye götürüyorsun?”

“Sus!” dedi Abthalion sertçe. “Siz kadınlar soru soramazsınız.” Kapıyı kapattı. Odadaki kadınlar şimdi uyanmış olmalıydılar. İnce tahtaların ardından karışık konuşmalar ve hıçkırıklar duyuluyordu ve aralarına çocuğu almış on bir ihtiyar yola koyulmak üzere kapıdan çıktıklarında, bu tuhaf haber sanki duvarlardan sızmış gibi bütün mahalle onların bu tehlikeli yolculuklarından haberdar olmuştu: bütün evlerden korkulu sızlanmalar yükseliyordu. Ama yaşlı adamlar başlarını kaldırmadılar ve etraflarına bakınmadılar. Sessiz ve ciddi bir kararlılıkla yola koyuldular. Vakit, gece yarısına yakındı.

Hayret, şehrin kapısı açıktı ve nöbetçiler yoktu: Hiç kimse gece vakti nereye gittiklerini sormadı ve onları durdurmadı. Duydukları o borazan çağrısı son Vandal nöbetçilerini de toplamıştı ve korkarak evlerine kapanmış olan Romalılar ise henüz sınavın bittiğine inanmaya cesaret edemiyorlardı. Böylece limana giden cadde bomboştu, ne bir araba, ne bir insan, ne de bir gölge vardı; sadece buğulu ayın ışığında görülen deniz kıyısındaki beyaz duba taşları dışında. Gece hacıları hiçbir engele takılmadan açık kapıdan geçtiler.

“Geç kaldık zaten.” dedi Hyrkanos ben Hillel. “Ganimet arabaları epeyce önümüzde olmalı, belki borazanlar çalmadan önce yola çıkmışlardır. Acele etmemiz gerek.”

Hepsi adımlarını hızlandırdı. İlk sırada elinde kalın değneğiyle Abthalion yürüyordu, sağında Haham Elieser vardı, yetmişlik ve seksenlik iki yaşlı adamın ortasında ürkekçe ve hâlâ uyku mahmuru yedi yaşındaki çocuk küçük adımlarla yürüyordu. Arkalarından üçlü sıralar hâlinde öteki ihtiyarlar geliyorlardı, sol ellerinde çıkınlarını, sağ elleriyle değneklerini tutuyorlardı; başlarını önlerine eğmiş, görünmez bir tabutun arkasından gider gibiydiler. Etrafları Campania gecesinin boğucu sisiyle çevriliydi, bataklıktan yükselip tarlaların üzerinde kalın ve yapışkan bir tabaka olarak süzülen, çürümüş toprak tadını andıran buğuyu biraz da olsa dağıtacak zerre kadar hava yoktu; boğacak gibi yere yakınlaşmış olan gökyüzünden hastalıklı ve yeşilimsi bir ay parlıyordu. Böyle bunaltıcı bir gecede bilinmeyene doğru giderken yol kenarlarında hayvan ölüleri gibi hareketsiz duran toparlak mezar tümseklerinin ve talan edilmiş evlerin gözleriymiş gibi kırılmış pencere camlarının körlerin gözlerini diktiği gibi ihtiyarların bu mucizesine bakan yerlerden geçerek bilinmeyene doğru gitmek hoş değildi ve korkutucuydu. Ama o ana kadar bir tehlike yaşamamışlardı, boş cadde uykuya dalmıştı ve sis altında donuk bir nehir gibi beyazımsıydı. Görünürde haydutlardan hiçbir iz yoktu, sadece bir defa, sol tarafta gördükleri yanan bir yazlık Roma evi, buraları yakıp yıkarak geçtiklerini hatırlatmıştı. Evin çatısı çoktan çökmüştü ama içerideki kızıl kor, döne döne yükselen dumanı da aynı renge buluyordu ve bütün ihtiyarlar, o on bir kişi, oraya baktıklarında hepsi aynı şeyi düşünmüşlerdi: Şimdi kendilerinin sevdikleri eşyanın peşinden yürüdükleri gibi, babalarının ve büyükbabalarının da sandığın arkasından gittiklerinde çadır tapınaklardan yükselen dumanı ve alevleri görür gibi olmuşlardı.

İki ihtiyarın, büyükbabası Abthalion ile Haham Elieser’in arasında kesik kesik soluyan oğlan geride kalmamak için daha büyük adımlar atmaya çalışıyordu. Diğerleri sustuğu için o da susuyordu ama göğsü sonsuz bir korkuyla dolmuştu ve küçük kalbi her adımda kaburgalarına vuruyor, canını acıtıyordu. Korkuyordu, içinde belirsiz ve suskun bir korku vardı, bu ihtiyarların kendisini neden geceleyin yatağından aldıklarını bilmediği için korkuyordu; onu nereye götürdüklerini bilmediği için korkuyordu; en çok da daha önce geceyi ve üstündeki kocaman gökyüzünü hiç dışarıdan görmediği için korkuyordu.

Geceyi sadece Yahudi sokağından tanıyordu; gece orada küçük ve dardı, bir karışlık karanlıktı, çatı aralarındaki dar aralıklara sadece üç ya da dört yıldız sığabiliyordu. Geceden korkmak gerekirdi çünkü bilinen gürültülerle doluydu. Uyuyana kadar adamların duaları, hastaların öksürükleri, ayakların sürünmeleri, kedilerin bağırması, ocağın vızıltısı duyulurdu; sağında annesi, solunda kız kardeşi uyurdu, koruma altındaydı, sıcaklıkla ve nefesle sarmalanırdı, yalnız olmazdı. Ama burada gece sonsuz boşluğuyla tehdit etmekteydi; bu bombeli ve örtümsü kubbenin altında kendisini hiç olmadığı kadar küçük hissetti oğlan. Eğer yanında şu koruyan adamlar olmasaydı ağlardı ya da her taraftan üstüne doğru gelen bu dev gibi heybetli sessizlikten kaçıp bir yere saklanmayı denerdi. Neyse ki minik kalbinde korkunun yanı sıra ateşli ve hızla atan bir gurura da yer vardı çünkü çocuk aynı zamanda gurur da duyuyordu, yaşlı adamlar -ki onların yanında annesi bile konuşmaya cesaret edemez, gençler ise titrerdi-o ulu ve bilgeler bütün diğerlerinin arasından onu, içlerinden en küçüğünü seçmişlerdi. Çocuk yaşlıların neden ve niçin onu yanlarına aldıklarını henüz bilmiyordu ama henüz çocuk aklına sahip olsa da içinde bir his vardı, geceleyin yapılan bu yürüyüşte müthiş bir şey olmalıydı. Bu yüzden tüm gücüyle onların seçimine layık olduğunu göstermek istiyor, kısa ve zayıf bacaklarını büyük adımlar atmak için sürekli uzatıyor, boğazında gümbürdeyerek atan kalbini cesurca bastırmaya çalışıyordu. Ancak yol çok uzundu. Çoktan yorulmuştu çocuk, sisli ay ışığında kendi gölgeleri yolun üstünde ansızın uzayıp, sonra tekrar dağıldığında ve yankı yapan çakılmış, düzgün taşların üstünde adımlardan, kendi adımlarından başka bir şey duyamayınca içini sürekli korku sarıyordu. Ve sonra aniden bir şey hafif bir ıslıkla alnına değdiğinde, tekrar uçup gecenin içine dalan siyah ve sivri kanatlı bir yarasaydı bu, oğlan çığlık attı, büyükbabasının elini sıkıca kavradı: “Büyükbaba, büyükbaba! Nereye gidiyoruz?”

Yaşlı adam başını çevirmedi. Sadece sert ve kızgın homurdandı: “Sus ve yürü! Soru soramazsın.” Çocuk tokat yemiş gibi eğildi. Korkusuna engel olamadığı için utanmıştı. Sormamalıydım, diye kızdı kendi kendisine.

Ama Haham Elieser, Temiz ve Berrak başını çevirdi, sert bakışlarını ağlayan çocuğun üstünden Abthalion’a dikti:

“Sersem seni, çocuk neden bize sormasın ki? Yatağından koparılıp yabancı bir geceye sürüklendiğine neden şaşırmasın ki? Ve buradan ayrılışımızın ve yola çıkışımızın nedenini oğlan neden bilmemeli? Kanındaki miras sayesinde kaderimizi paylaşmıyor mu? Bizim sonsuz sıkıntımızı bizden de uzun süre taşımayacak mı? Bizim gözlerimiz çoktan kapanmış ama o yaşıyor olacak, başka bir neslin tanığı ve şamdanı Roma’da Rabb’imizin sunağında görmüş son kişi olacak. Çocuğun bunları bilmesini ve bu gecenin şahidi olmasını istediğimize göre onu neden bilgisiz bırakmak istiyorsun ki?”

Abthalion utanarak sustu. Ama Haham Elieser şefkatle çocuğa doğru eğilip cesaretlendirmek için saçlarını okşadı.

“Sor çocuğum! İstediğin kadar cesurca sor, ben sana cevap vereceğim. Bir insan için bilmemekten daha kötüsü sormamaktır. Sadece çok soran çok şeyi anlayabilir. Ve sadece çok şeyi anlayan biri adil bir insan olabilir.”

Herkesin saygı duyduğu bilgenin onunla böyle ciddi konuşması çocuğun kalbini gururla titretmişti. Teşekkür etmek için hahamın ellerini öpmeyi çok isterdi ama çekingendi, ateş gibi yanan dudakları boş ve sessiz seğirdi. Ancak hayatı boyunca pek çok kitap incelemiş olan Haham Elieser, sessizliğin karanlığında bile kalbin işaretlerini okumayı bilirdi. Oğlanın neler olduğunu ve nereye gittiklerini öğrenmek için sabırsızlıktan titrediğini hissetmişti. Çocuğun elini hafifçe kendisine yaklaştırdı, çocuğun eli ihtiyarın soğuk avucunun içinde bir kelebek gibi hafif ve titreyerek duruyordu.

“Nereye gittiğimizi sana söylemek istiyorum ve senden hiçbir şey gizlemeyeceğim. Bugün yürüdüğümüz bu yolu diğerlerinden gizli yürüsek de haksız bir şey yapmıyoruz, Tanrı zaten yolumuzu yukarıdan görüyor ve düşüncelerimizi biliyor. Neye başladığımızı biliyor ama nasıl biteceğini sadece o biliyor.”

Haham Elieser çocukla konuştuğu süre boyunca kendisi de diğerleri de yürümeye ara vermemişlerdi. Sadece bilgenin her şeyden habersiz çocuğa neler anlattığını duyabilmek için ikisine yaklaşmaya çalışıyorlardı.

“Yürüdüğümüz yol eski bir yoldur çocuğum, babalarımız ve büyükbabalarımız da yürüdüler bu yolu. Biz çok uzun yıllardır göçebe bir halktık ve yine öyle olduk ve belki de kim bilir sonsuza kadar böyle kalmamız kaderimizdir bizim. Diğer halklar gibi üzerinde uyuyacağımız bize ait toprağımız yok, tohumumuz, meyvemiz kendi tarlalarımızda yetişmez bizim. Diyarları sadece yayan geçeriz ve mezarlarımız el topraklarında kazılır. Ama dağılmış da olsak, sabahtan gece yarılarına kadar yabani ot gibi bu dünyanın çukurlarına atılmış da olsak, Tanrı’mız ve ona olan inancımız sayesinde yine de bir halk olarak kaldık, halklar içinde tek ve kimsesiz bir halk. Bizi bağlayan görünmez bir şeydir, bizi tutan ve bir arada kalmamızı sağlayan görünmez bir şeydir ve bu görünmez şey Tanrı’mızdır.

Biliyorum, bunu anlamak senin için zor olacak çocuk çünkü yalnızca etten olanları ve gözle görünen, toprak ve ağaç, taş ya da cevher gibi ele alınıp, tutulabilir şeyleri duyularla algılamak kolaydır. Bu yüzden de diğer halklar görünebilir şeylerden, ağaçlardan ve taşlardan, işlenmiş cevherlerden yaratmışlardır kendi tanrılarını. Oysa biz, yalnız ve tek biz, görünmez olana bağlıyız ve anlayamadıklarımızı anlamaya çalışıyoruz. Bizim bütün kederimizin sebebi elle tutulur olana tutunmayışımız, sonsuza kadar hep arayanlar olmamız ve görünmeyenin peşinden gitmemizdir. Ama görünmeyene bağlı olan, elle tutulur olana düşkün olanlardan daha güçlüdür çünkü öteki geçici, bizimki kalıcıdır. Ve uzun vadede ruh, şiddetten daha güçlüdür. Bu yüzden ve sadece bu yüzden, çocuk bunca zaman dayandık çünkü zamansız olana tövbe ettik ve yalnız o görünmez olan Tanrı’ya sadık olduk ve o da bize sadıktı. Biliyorum, bunu anlayabilmek senin için, küçük bir oğlan için güç olacak çünkü inandığımız Tanrı’nın ve adaletin bizim dünyamızda görünür olmamasını sıkıntı içindeyken biz bile çoğu zaman anlayamıyoruz. Ama şimdi beni anlamasan bile, aklını karıştırma ve dinlemeye devam et oğlum.”

“Dinliyorum.” dedi çocuk hayranlıkla ve utangaç nefes alırken.

“Bizim babalarımız ve atalarımız bu görünmeyen Tanrı’ya inanarak bütün dünyayı dolaşmışlar ve sadece bu görünmez Tanrı’ya, kendisini asla meydana çıkarmayan ve hiçbir zaman bir resmi olmamış olan Tanrı’ya inandıklarını kendilerine ispatlamak için atalarımız bir işaret yaratmışlar. Zira bizim aklımız sınırlıdır ve sonsuz olanı kavrayamaz: Bazen tanrısallığın sadece gölgesi ve ışığının sade küçük bir parçası dünyevi günümüze düşer. Ancak kalbimiz görevinden, adaletli, ebedî, rahmetli ve görünmez olana hizmetten uzaklaşmasın diye sürekli dikkat etmemizi gerektiren eşyalar yarattık kendimize; adı Menora olan üzerindeki mumların sonsuza kadar yandığı bir şamdan ve üstünde sürekli ekmeklerin sergilendiği bir sunak. Bunu aklına çok iyi yaz, kutsal saydığımız bu eşyalar başka halkların günahkârca yaptıkları gibi Tanrı’nın suretleri değildi, sadece bizim sonsuz ve özenli imanımızın belgeleridir ve biz dünyanın neresine göçersek onlar da bizimle birlikte gelir. Bir sandığa yerleştirip, bir çadıra sakladık onları ve bizim gibi vatansız olan babalarımız onları omuzlarında taşıdılar. Kutsal eşyalarımızın içinde olduğu çadır bir yerde durduğunda biz de dinleniyorduk, çadır yola çıktığında, biz de onunla birlikte yola koyulurduk. Dinlenirken ve yürürken, gündüz ve gece, binlerce ve binlerce yıl biz Yahudi halkı hep bu kutsal eşyaların etrafında toplandık ve kutsalımıza dair bilincimizi koruduğumuz sürece tüm yabancı diyarlarda halk olmayı sürdüreceğiz.

На страницу:
2 из 3