bannerbanner
Hayatın Mucizeleri-Ormanın Üzerindeki Yıldız-Zıt İkizler
Hayatın Mucizeleri-Ormanın Üzerindeki Yıldız-Zıt İkizler

Полная версия

Hayatın Mucizeleri-Ormanın Üzerindeki Yıldız-Zıt İkizler

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 3

Ama bu defa aramaktan çabuk vazgeçti. Tüccarın hikâyesi biraz da kendi kaderine dokunduğu için onu çok etkilemişti ve başka zaman sanatında mucizeler yaratan şeyler bugün görevini yapmamıştı. Tüm kadınların yüzünde, hem de bu kadınlar hantal balıkçılara benzese bile o genç ustanın elinden çıkmış Meryem Ana’nın resmindeki o yumuşak ışıltı parlıyordu. Bir süre kararsız ve hülyalı düşünceler içinde pazar günlerinin süslü kalabalığında dolaştı ama sonra içindeki özlem dolu arzuya direnmeyi bıraktı ve dönemeçli sokakların karanlık ağından yine kiliseye, o yumuşak kadının harika portresine giden yolu aradı.

***

Ressamın arkadaşına sunak için Meryem Ana’nın resmini yapacağına söz vermesinin üzerinden birkaç hafta geçmişti ve hâlâ hiç dokunulmamış olan tuval neredeyse ondan korkmaya başlayan yaşlı ustaya suçlayarak bakıyor, o ise kendi cesaretsizliğinin zalim ve sessiz uyarılarını hissetmemek için saatlerce sokaklarda gezmeyi tercih ediyordu. Sürekli çalışarak hatta belki de kendi içine bakma fırsatı bulamayacak kadar çok yoğun geçen iş hayatında, genç ressamın resmine baktığı gün bir değişim geçirmişti; gelecek ve geçmiş ansızın açılmış ve içinde sadece karanlığın ve gölgelerin aktığı boş bir ayna gibi ona bakıyorlardı. Ve hayatta cesaretle yukarıya kadar tırmandıktan sonra son adımı atarken yanlış yola girdiğini düşünerek korkuya kapılmak, kalan birkaç kolay adımı öne doğru atacak gücü kaybetmek kadar korkunç bir şey yoktur. Hayatında yüzlerce dinî konuyu tasvir etmiş olan ressama bir insanın yüzünü layığıyla çizme yeteneği bir anda kaybolmuş gibi geliyordu hatta bunun sadece ilahi varlıklara has olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Yüzlerini bir saat resmedilmesi karşılığında satan, bedenlerini satan, içteki temizliklerinin, pırıltılarının yüzlerine vurduğu halktan kadınlar ve narin kızlar aramıştı ancak ne zaman onun yakınında dursalar ve o ilk çizgiyi yapmak için fırçasını eline alsa onların insan olduğunu hissetmişti. Birisinin sarışın, diğerinin açgözlü ve keyif düşkünü olduğunu, bir diğerinin aşk oyunlarında bastırılmış vahşi hırsını görüyor, dar parlak genç kız alınlarının ardındaki boşluğu hissediyor ve kaba adımlarından ürküyor, fahişelerin şevhetli kalça hareketlerinden korkuyordu. Ve dünya birdenbire gözüne öyle sıkıcı gelmişti ki etrafında gördüğü tüm insanlar; soluğu kesilmiş tanrısallık, artık mistik bekâretten bihaber ve başka dünyaların düşlerine yumuşak bir ürpertiyle lekesiz olarak teslimiyet duygusunu bilmeyen, bu şehvetli kadınların gelişen bedenleri… Kendi çalışmalarını topladığı dosyaları açmaktan utanıyordu, sanki dünyadan uzaklaşmış, hantal çiftçileri, Mesih’in şehitleri ve iğrenç kadınları onun hizmetkârları olarak seçtiği için günah işlemiş gibi hissediyordu. Bu duygu durumu gittikçe daha ağır ve baskılı çöküyordu üzerine. Gençliğinde, sanata yönelmeden çok önceleri babasının pulluğunun arkasından yürüdüğü zamanları, sert çiftçi elleriyle tırmığı kara toprağa daldırışını hatırladı ve acaba bu biçimsiz ellerle hiç kendisine göre olmayan sırları ve mucize işaretlerini sarsacağına sarı mısırlar ekseydim ve çocuklar için varlıklı olsaydım nasıl olurdu diye sordu kendisine. Tüm hayatı bir saat içinde uyurken rüyalarına süzülen, uyanıkken hem işkence eden hem de mutluluk veren bir resim ve üstünkörü öğrendiği bazı şeyler yüzünden ek yerlerinden ayrılmış gibiydi. Çünkü artık dua ederken Meryem Ana’yı başka türlü hayal edemiyordu; o genç ressamın tablosundaki hoş bir portreydi ama yine de karşılaştığı tüm dünyevi kadınların güzelliklerinden farklı, ilahi bilgilere ve kadınsı bir tevazuya sahipti. Sevdiği tüm kadınların görüntüsü hafızanın yanıltıcı loşluğunda bu figürün muhteşem görüntüsüne dönüşüyordu. Ve hayatında ilk defa gerçek bir modelle değil de Meryem Ana’nın aklındaki hayalini, yani Meryem Ana’yı çocuğuyla hafifçe gülümserken ve keyifli bir tasasızlık içinde resmetmek istese fırçayı hareket ettirmesi gereken parmakları kramp girmiş gibi güçsüz kalıyordu.

İç gözüyle sanki düz bir duvara çizilmiş gibi çok net gördüğü berrak hayaline giden akım durmuştu, gözlerinin anlattıklarının karşısında parmakları çaresiz kalmıştı. Gerçeklik kendi yoğunluğundan bir köprü oluşturmadığı takdirde, rüyalarının en güzel ve en sadığını gerçeğe dönüştürme yeteneğinin olmadığını bilmenin acısı ateş gibi yakıyordu. Ve o zaman endişeyle kendisine şu soruyu sordu: Bunlar olduktan sonra kendisine hâlâ sanatçı diyebilir miydi yoksa tüm hayatı boyunca taşları yan yana yerleştiren bir işçi gibi renkleri zahmetle bir araya getiren iyi bir zanaatkâr mıydı sadece?

Bu tür kendi kendisine işkence ettiği düşünceleri ona bir gün bile rahat vermiyor ve boş tuvalin ve itinayla hazırlanmış malzemelerin alaycı seslerinin olduğu odadan dışarı fırlıyordu. Birçok kere tüccara bu sıkıntısını itiraf etmek istedi ancak bu dindar ama aynı zamanda iyi niyetli de olan adamın onu hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağından ve daha ziyade bittiğinde birçok usta ve amatör sanatçının alkışlarını toplayabileceği böyle bir eseri başlayabilecek yeteneğinin olmadığını değil, beceriksiz bir işten kaçış bahanesi uydurduğunu zannetmesinden korktu. Ve bu yüzden genellikle amaçsızca ve mola vermeden caddelerde dolaşıyor ve tesadüfün ya da gizli bir sihrin onu dalıp gittiği rüyalarından tekrar tekrar o kilisenin önünde uyandırdığını fark edince yine ürküyordu, sanki görünmeyen bir ip onu bu resme bağlıyor ya da ruhunu rüyalarında bile ilahi bir güç yönetiyordu. Bazen tabloda bir kusur, bir eksik bulurum ve böylece bu zorlayıcı büyüden kurtulurum umuduyla içeriye giriyordu ancak resmin karşısında durduğunda genç ustanın sanatını ve el emeğini kıskanarak değerlendirmeyi tamamen unutuyor, aksine ona baktıkça daha saf, daha yüce duyguların dalga dalga tüm çevresine ve benliğine yayıldığını ve onu başka boyutlara yükselttiğini hissediyordu. Ve sonra kiliseden ayrılıp kendisini ve çabalarını düşünmeye başladığında eski acısını iki kat daha güçlü hissediyordu.

Bir öğleden sonra yine çok aydınlık caddelerde dolaşmıştı ve bu defa kendisine işkence eden kuşkularının azaldığını hissediyordu. Güneyden ilk ilkbahar rüzgârları gelmeye başlamış ve henüz sıcaklığını değilse bile çiçeklerin açtığı baharın aydınlık günlerini getirmişti. İlk defa o gün kendi eleminin dünyanın üzerine örttüğü o gri ve donuk parıltının dağıldığını ve o büyük diriliş mucizesinin5 bazı işaretlerle kendini ara sıra belli ettiğinde olduğu gibi kalbinde Tanrı’nın lütfunu hissetti. Berrak bir mart güneşi tüm çatıları ve caddeleri pırıl pırıl yıkıyor, flamalar limanda hafif hafif sallanan gemilerin arasında rengârenk dalgalanıyor ve şehrin bitmeyen gürültüsü coşkulu bir şarkı gibi şakıyordu. Meydandan bir İspanyol süvari birliği geçti; bugün kimse diğer zamanlarda olduğu gibi düşmanca bakmıyordu onlara; tam tersine halk parlak teçhizatlarının ve miğferlerin güneşte ışıldamasını zevkle seyrediyordu. Kadınların rüzgârın geriye uçurduğu beyaz bonelerinin altından canlı ve sağlıklı renkteki yüzleri görünüyordu; el ele tutuşmuş çocuklar halka oluşturmuş şarkılar söyleyerek dans ediyor, tahta ayakkabılarının sesleri kaldırım taşlarında çınlıyordu. Gittikçe keyfi yerine gelen adam başka zamanlarda karanlık olan liman sokaklarına girdiğinde ışık yağmuru varmış gibi hafif bir pırıltı vardı. Güneş parlak yüzünü, öne doğru eğilmiş sivri çatıların arasından tam olarak gösteremiyordu çünkü çatılar sürekli gevezelik eden iki yaşlı anacığın siyah, buruşuk boneleri gibi iyice birbirine yanaşmıştı. Ama pencereden pencereye yansıyan güneş ışıkları coşkulu bir oyun oynayan parlak eller tarafından oradan oraya atılıyormuş gibiydi. Ve bu parlaklığın akşamın başlayan alaca karanlığında düş kuran bir göz gibi sakin, yumuşak kaldığı yerler de vardı. Çünkü aşağıda, caddede hareketsiz ve yıllardan beri sadece ve nadiren kışın kar paltosunun altına saklanan bir karanlık vardı. Ve orada oturanlar gözlerinde sürekli alaca karanlığın hüznünü ve isteksizliğini taşırdı; sadece ruhları ışık ve aydınlık özlemiyle yanıp tutuşan çocuklar kendilerini ilkbaharın bu ilk ışıklarına güvenle bırakmış, ince giysileriyle kirli ve eğri büğrü kaldırım taşlarında çatıların arasından sızan dar, mavi şeridin ve güneş ışıklarının altın halkalarının danslarıyla coşmuş, her şeyden habersiz neşeyle oynuyorlardı.

Ressam yorgunluk hissetmeden yürüdü, yürüdü. Sanki ona da gizli ve çok büyük bir neşe bahşedilmişti ve kalbine ulaşan her güneş pırıltısı Tanrı’nın parıldayan bir merhamet ışığıydı. Yüzündeki tüm acılar yok olmuş, öyle huzurlu ve iyilikle parlıyordu ki oynayan çocuklar onu rahip sanıp şaşkınlıkla saygıyla selamladılar. Amacını ve sonunu düşünmeden yürüdü, yürüdü, zira yaşlı kuru ağaçlardaki yeni sürgünlerin ışığa çıkacak genç güçlerine ulaşmalarına izin vermesini sağlamak için ağacın gövdesine vurmaları gibi ilkbaharın gücü bütün uzuvlarını zorluyordu. Adımları genç bir delikanlınınki gibi neşeli ve hafifti; aslında saatlerden beri yolda olmasına ve geride kalan mesafeyi hızlı ve ahenkli bir tempoyla arkasında bırakmış olmasına rağmen canlanmış ve gençleşmiş gibi görünüyordu.

Ressam birdenbire taş kesilmiş gibi durdu ve parlak bir ışıkla ya da korkunç, inanılmaz bir olayla yaralanmış gibi korumak istercesine elleriyle gözlerini kapattı. Başını kaldırarak güneş ışığında çok parlayan bir pencereye baktığında yansıyan ışığın acısını gözlerinde hissetti ancak leylak ve altın renkli sis yüzünden garip bir görüntü, karmaşık kızıl bir tül gibi olan havanın içinde harika bir hayal belirdi: O genç ressamın Meryem Ana tasviriydi bu, aynı o resimdeki gibi dalgın ve hafifçe ağrısı varmış gibi geriye yaslanmıştı. Bütün bedeni ürperdi, zalim bir hayal kırıklığı korkusu ile Tanrı’nın lütfu birleşti, çok insanın iddia ettiği ancak aslında çok azının gerçekten gördüğü gibi Meryem Ana’nın harika görüntüsünü karanlık bir rüyada değil, gün ışığında görmüş olduğu için mutlu bir sarhoşluk içindeydi. Henüz kendisini yeterince güçlü hissetmediği için bakışlarını kaldırıp bakmaya cesaret edemedi, titreyen omuzlarının üzerinde taşıyamayacağı bu anın hayatını, ürkek kalbinin acımasızca kendi kendisine işkence etmesinden daha şiddetli ezip geçebileceğinden korkuyordu. Ancak kalbi daha yavaş ve sakin atmaya başladığında ve çekiç vuruşlarını artık boğazında hissetmediğinde toparlandı ve yavaş yavaş titreyen eliyle siper ettiği gözlerini o cazip resmi gördüğü pencereye çevirdi.

Yanılmıştı. Genç ustanın çizdiği Meryem resmindeki kız değildi bu. Ama bu yüzden kaldırdığı eli ürkerek inmedi. Zira baktığı bu şey de bir mucize gibiydi ve bağışlanmış bir saatte, parlak bir ışıkta görünen ilahi bir görüntüden çok daha sevimli, yumuşak ve insaniydi. Pencerenin parlayan pervazına dayanmış olan, düşünceli bu kızla, sunağın üzerindeki resimdeki kız arasında çok uzaktan ve çok az benzerlik vardı: Bu kızın yüzünü de siyah bukleler çevreliyor ve gizemli ve olağanüstü bir solgunlukla parlıyordu ama bu kızın yüz çizgileri daha sert, daha keskin, neredeyse öfkeli gibiydi, ağzının etrafında ağlamaklı ve inatçı bir öfkenin izleri vardı ve bunları eski ve derin bir üzüntünün sebep olduğu hülyalı gözlerindeki dalgın ifade bile hafifletemiyordu.

Zorla dizginlediği bu huzursuzluğunda çocuksu bir kötü niyetle, irsî ve derinlerdeki bir acı birlikte parlıyordu. O sakinliğinin içindeki sessizliği her an patlak verecek öfkeli, hiçbir yumuşak hayalin akıl edemeyeceği olağanüstü ve maceracı bir harekete dönüşecek gibiydi ve ressam, kızın gergin yüz hatlarında bu çocuğun içinde, hayal ettiklerini yaşayan, özlemleriyle tutuşan, ruhlarının sevdiği şeylere tüm benlikleriyle bağlanan ancak onlardan zorla ayrıldıklarında ise ölen o kadınlardan birinin oluşmaya başladığını hissediyordu. Ancak onu kızın yüzündeki tüm bu değişiklikten ve yabancılıktan daha çok kızın başının arkasındaki pencerede güneş ışığının yansıyarak siyah çeliktenmiş gibi görünen buklelerinin üzerinde bir hale gibi parlatan doğanın mucizevi oyunuydu. Ve bu oyunda eserini layığıyla ve memnun edici bir biçimde bitirebilmesi için kendisine yol gösterenin Tanrı’nın eli olduğunu belirgin bir şekilde hissediyordu.

El arabasıyla geçen bir adam, caddenin ortasında bakarken dalıp gitmiş ressama sert bir şekilde çarptı. “Tanrı aşkına! Dikkat edemez misiniz? Yoksa güzel Yahudi kız sizin gibi yaşlı bir adama çarptı da utanmadan yolu kapatmış onu mu seyrediyorsunuz?”

Ressam korkarak sıçradı ama bu kötü giyimli, saygısız adamın verdiği mesaja dikkat ettiğinden kaba ses tonuna aldırmadı. Ve çok şaşırmış bir hâlde sordu:

“O bir Yahudi mi?”

“Bilmiyorum, öyle söylüyorlar. Ancak bu insanların kızı değil, onu ya bir yerde bulmuşlar ya da birinden almışlar. Beni ilgilendirmiyor, hiç merak etmedim, etmeyeceğim de. Ne olduğunu bilmek istiyorsanız ustanın kendisine sorun, onu nereden bulduğunu benden daha iyi bilir.”

Adamın yönlendirdiği “usta”, kumarbazların ve denizcilerin, askerlerin ve aylakların oraya yerleşip çok nadir dışarı çıktıkları için hayatın ve gürültünün eksik olmadığı bunaltıcı, dumanlı meyhanelerden birinin sahibiydi. Geniş bedeni, şişmiş ama iyi niyetli yüzüyle dar kapıda davetkâr bir tabela gibi duruyordu. Ressam hiç düşünmeden ona yaklaştı. Meyhaneye beraber girdiler; ressam köşede kirli masalardan birine oturdu, biraz huzursuz ve heyecanlıydı, meyhaneci ısmarladığı içeceği getirdiğinde biraz yanına oturmasını rica etti. Yan masadaki biraz sarhoş olmuş, kendi kendilerine söylenen denizcilerin dikkatini çekmemek için alçak sesle ne istediğini söyledi. Çabuk çabuk ama coşkulu sözlerle kendisine görünen mucizeden söz etti ve kendisini şaşkınlıkla dinleyen ve şarabın zayıflattığı kavrama gücünü zorlayarak ressamın anlattıklarını takip etmeye çalışan meyhaneciden kızının kendisine Meryem Ana resmi için modellik yapmasına izin vermesini rica etti. İzin verdiği takdirde babanın da bu kutsal işte bir katkısının olacağını söylemeyi unutmadı ve birkaç defa da bu hizmetin karşılığını nakit olarak ödeyeceğini tekrarladı.

Meyhaneci hemen cevap vermedi fakat kalın parmağıyla sürekli geniş, kabarık burun deliklerini karıştırdı. Nihayet konuşmaya başladı:

“Benim kötü bir Hristiyan olduğumu zannetmeyin, Tanrı korusun ama bu iş sizin düşündüğünüz gibi basit değil. Zira o kızın babası ben olsaydım ve çocuğuma git, sana emrettiğim gibi yap diyebilseydim sizinle hemen anlaşırdım. Ancak bu çocukla durum başka… Tanrı aşkına, orada ne oluyor!”

Yerinden fırladı, öfkelenmişti çünkü konuşurken rahatsız edilmekten hoşlanmazdı. Başka bir masada birisi boş kupayla sıraya vuruyor ve yeniden doldurulmasını istiyordu. Meyhaneci herifin elinden kupayı hışımla aldı ve küfür etmemek için kendisini zor tutarak yeniden doldurdu. O sırada bir bardak ve bir şişe alıp misafirinin masasına geldi ve iki bardağı da doldurdu. Bir dikişte kendisininkini bitirdi ve kendine ancak gelmiş gibi bakımsız bıyığını düzeltti ve anlatmaya başladı:

“Bu Yahudi kızı nasıl bulduğumu anlatayım size. Ben askerdim, İtalya’nın aşağılarında, sonra Almanya’da. Kötü bir işti, ne bugün ne de o zamanlar daha kötüsü olamazdı. Bitirmiştim ve Almanya üzerinden evime gitmek ve onurlu bir zanaatla uğraşmak istiyordum çünkü pek bir şeyim kalmamıştı; ganimet çok çabuk akıp gidiyordu ve ben hiçbir zaman tutumlu bir insan olmamıştım. Almanya’da bir şehre geldim ve tam da geldiğim o akşam orada büyük bir patırtı koptu. Nedenini tam olarak hatırlamıyorum artık ama halk Yahudilere saldırmak için toplanmıştı, ben de hem bir şeyler ele geçirebilirim umuduyla hem de neler olacağını merak ettiğim için onlarla gittim. Çılgıncaydı, insanlar saldırıyor, öldürüyor, çalıyor, ırza geçiyordu ve herifler zevkten ve şehvetten çığlıklar atıyordu. Bir süre sonra bıktım ve kalabalıktan ayrıldım, onurlu savaş kılıcımı kadın kanıyla lekelemek ve fahişelerle ganimet kavgası yapmak istemedim.

Eve gitmek için girdiğim yan sokakta uzun titrek sakallı ve şaşkın yüzlü yaşlı bir Yahudi, kucağında korkarak uykudan uyanmış bir çocukla, bir sürü anlaşılmaz şeyler söyleyerek bana doğru koştu. Onun Yahudi Almancasından anladığım tek şey ikisini kurtarırsam bana çok para vereceğiydi. Korku dolu kocaman gözlerini bana dikmiş çocuğa çok acıdım, kötü bir pazarlık sayılmazdı bu yüzden paltomu üzerlerine örttüm ve onları kaldığım yere götürdüm. Sokaklarda birkaç kişi durdu ve yaşlı adamın üzerine yürümeyi düşündüler ama ben parlak kılıcımı gösterince ikisini de rahat bıraktılar. Onları bana götürdüm ve ihtiyar adam dizlerinin üzerine çöküp bana yalvardığı için aynı akşam yangın ve cinayetlerin gecenin geç saatlerine kadar sürdüğü şehirden ayrıldık. Çok uzaklaştığımızda bile hâlâ alevleri görüyorduk, yaşlı adam çaresizlik içinde onlara bakıyor, çocuk sakin sakin uyumaya devam ediyordu. Üçümüz çok uzun zaman beraber kalmadık. İhtiyar birkaç gün sonra ağır hastalandı ve yolda öldü. Öncesinde bana yanına aldığı parayı verdi ve garip harflerle yazılmış bir mektubu, ismini söylediği ve Antwerpen’de yaşayan bir emlakçıya vermemi söyledi. Ölürken torununu bana emanet etti. Buraya geldim ve garip harflerle yazılmış mektubu verdim. Emlakçı bana büyük miktarda, beklediğimden çok daha fazla para verdi. Buna çok memnun olmuştum çünkü bu sayede oradan oraya dolaşmayacaktım, bu evi ve bu meyhaneyi satın aldım ve bir süre sonra korkunç savaş yıllarını unuttum. Çocuğu yanımda tuttum. Ona acıyordum, sonra bir de büyüdüğünde benim gibi müzmin bir bekârın ev işlerini yapacağını ummuştum. Ama öyle olmadı. Onun bütün günleri demin sizinde gördüğünüz gibi geçer. Pencereden havaya bakar, kimseyle konuşmaz, sadece ürkek cevaplar verir ve o anda da birisi ona vuracakmış gibi siner. Erkeklerle hiç konuşmaz. Önceleri burada meyhanede bana yardım edeceğini, karşıdaki meyhanecinin kızının yaptığı gibi müşteri çekeceğini, onlarla şakalaşacağını, bardakları peş peşe yuvarlamaları için coşturacağını düşünmüştüm. Ama o aşırı hassas. Birisi ona dokunduğunda çığlık atıyor ve fırtına gibi kapıdan dışarıya kaçıyor. Sonra onu aradığımda bir köşede büzülmüş ve öyle ağlarken buluyorum ki kim olsa yüreği parçalanır; kim bilir neler, ne acılar yaşadı diye düşünür. Garip bir halk.”

“Söyle şimdi.” diye anlatırken gittikçe daha düşünceli olan adamın sözünü kesti ressam. “Kız hâlâ Yahudi mi, yoksa dinimize döndü mü?”

Meyhaneci sıkılarak başını kaşıdı. “Biliyor musunuz…” derken başını kaldırdı. “Ben askerdim ve kendim de Hristiyanlığım hakkında fazla şey bilmiyorum. Her ne kadar pişman olsam da nadiren kiliseye giderdim ve bu bugün de öyle; çocuğun dinini değiştirmesi bana hep çok saçma geldi. Hiçbir zaman bunu denemedim, bu inatçı kızla uğraşmak boşuna çaba olacak gibi geldi bana. Bir defasında papazları üzerime saldırtıp hayatımı cehenneme çevirdiler; kız akıllanınca diyerek atlattım. On beş yılı geride bırakmış olmasına rağmen, buna daha çok zaman var zira çok garip ve inatçı. Kim bu Yahudi halkını anlayabiliyor ki çok tuhaf insanlar, ihtiyar adam bana göre iyiydi, bu kız da yaklaşılması zor olsa da kötü birisi değil. Ve şimdi sizin konunuza gelirsek benim de hoşuma gitti çünkü bence de dürüst bir Hristiyan ruh temizliği için ne yapsa yetmez ve her zahmeti zamanı gelince mükâfatlandırılacaktır… Size açık açık söylüyorum, bu çocuğun üzerinde fazla gücüm yok çünkü birisine o kocaman siyah gözleriyle baktığında, onu üzecek bir şey yapmaya kimsenin cesareti olmuyor. Ama siz de göreceksiniz zaten. Onu çağıracağım.”

Gösterişli bir tavırla ayağa kalktı, kendisine bir bardak daha doldurdu, ayakta bir dikişte içti, sonra meyhanenin içinde ayaklarını yere kuvvetle basa basa yürüyerek o sırada yine içeri yeni gelen ve kısa, beyaz kilden yapılma pipolarından yoğun dumanlar yükselen tayfaların yanına gitti. Ellerini samimiyetle sıktı, bardaklarını doldurdu, kaba şakalar yaptı. Sonra amacını hatırladı ve ressam onun yavaş ve güçlü adımlarla merdivenleri çıktığını duydu.

Ressam kendisini garip hissediyordu. Kendisine armağan edilen bu mutlu tesadüfe duyduğu güveni meyhanenin yavaş yavaş kararan ışığında matlaşmaya başlamıştı. Hafızasındaki parlak resmin üzerini caddelerin tozu ve yoğun bir duman örtüyordu.

Ve tekrar tekrar günaha girmekten duyduğu o büyük korku; her yerde dünyevi kadınlar görüntüsünde artan bu kötü ve canavarca insani duyguların kendi dindar rüyalarının üzerine çıkacağı korkusu… Kendisine yol gösteren gizemli ve belirgin mucize işaretlerini hangi ellerden alacağını düşünerek ürperdi.

Meyhaneci geri geldi ve onun ağır, geniş ve siyah gölgesinde kararsız, gürültüden ve dumandan korkmuş gibi eşikte kalakalmış ve narin elleriyle yardım ister gibi kapının pervazına tutunmuş bir kızın görüntüsü vardı. Meyhanecinin kabaca içeriye girmesini söylemesi kızın gölgesinin daha ziyade merdivenin karanlığına geri çekilmesine sebep oldu ama o sırada ressam ayağa kalkmış ve ona doğru gitmişti. Yaşlı, büyük ama yine de yumuşak iki eliyle kızın ellerini tuttu, gözlerinin tam içine bakarak yavaşça ve içten bir tonla kıza sordu: “Birkaç dakika benim yanıma oturmak istemez misin?”

Kız hayretle ona baktı, en çok da bu meyhanenin duman altındaki karanlığında ilk defa böyle yumuşak ve sevgi gösteren bir ses tonuyla karşılaştığı için şaşırmıştı. Onun ellerindeki yumuşaklığı fark ettiğinde, gözlerindeki şefkatli iyiliği görünce haftalardır ve yıllardır sevgiye aç kalmış ve günün birinde onu bulduğunda şaşıran bir ruh gibi tatlı bir ürperti ve korku hissetti. Adamın kar gibi yumuşak başına baktığında, iç gözüyle ölmüş büyükbabasının resmini görür gibi oldu, kalbindeki unutulmuş çanlar yine çalmaya başladı ve bütün damarlarından geçerek boğazına kadar öyle yüksek sesle ve coşkuyla çaldılar ki, cevap olarak vereceği bir kelime bulamadı. Yüzü kızardı ve evet anlamında başını sallayabildi sadece, sanki kızmış gibi sertti bu ani hareketi. Korkarak ve beklenti içinde adamı yerine kadar takip etti ve masaya dokunmadan onun yanına oturdu.

Ressam konuşmadan şefkatle ona doğru eğildi. Yaşlı adamın keskin bakışları bu çocuğun içinde çok erken başlayan yalnızlığın trajedisini ve gururlu bir yabancılığın mücadelesini gördü. Onu kendisine çekip alnına kutsayıcı, sakinleştirici bir öpücük kondurmayı çok isterdi ama onu korkutmaktan ve gülerek birbirlerine bu grubu gösteren diğerlerinin bakışlarından çekindi. Dudaklarından tek kelime çıkmayan bu çocuğu anlamıştı ve içinde sıcak ve çağlayan bir sel gibi yakıcı bir merhamet oluştu zira böyle sert, öfkeli ve tehditkâr bir inadın acısını biliyordu çünkü bu sevgiydi, sevginin büyük ve anlaşılamaz yoğunluğuydu, kendisini armağan etmek isteyen ve reddedilmiş hisseden bir sevgi. Usulca sordu: “Senin adın ne çocuk?”

Kız ona güvenle ama şaşkın baktı. Henüz onun için her şey çok tuhaf, çok yabancıydı. Hafifçe ve biraz da arkasını dönerek “Esther”6 derken sesinde utangaç bir titreme vardı.

Ama yaşlı adam kızın ona güvendiğini ancak bunu göstermeye henüz cesaret edemediğini hissetti. Ve usulca konuşmaya başladı:

“Ben ressamım Esther ve senin resmini yapmak istiyorum. Sana kötü bir şey olmayacak ve benim yanımda bazı güzel şeyler göreceksin ve belki bazen ikimiz iyi arkadaşlar gibi sohbet de ederiz. Her gün bir ya da iki saat sürecek, sen ne kadar istersen. Bana gelmek ister misin Esther?”

Kızın yüzü daha çok kızardı ve ne cevap vereceğini bilemedi. Sanki önünde zor bilmeceler vardı ve çözüm yollarını bulamıyordu. Sonunda huzursuz ve soran bakışlarla yanlarında durmuş merak içindeki meyhaneciye baktı.

“Baban izin veriyor hatta memnun oldu.” diye ekledi ressam aceleyle. “Sadece sen karar vereceksin çünkü seni zorlamak istemem, bunu yapamam da. İster misin Esther?”

Büyük, güneş yanığı çiftçi elini davetkâr bir şekilde uzattı. Kız bir an tereddüt etti, sonra küçük beyaz elini çekinerek ve hiç konuşmadan kabul edercesine adamın avucuna koydu, o da bir saniye kadar bir av yakalamış gibi o eli avucunda tuttu. Sonra dostça bakışlarla bıraktı. Meyhaneci bu kadar çabuk anlaşmaya varılan pazarlığa çok şaşırdı ve bu tuhaf olayı göstermek için yan masalardan birkaç denizciyi çağırdı. Ama kız herkesin dikkatini çektiği için utanç hissederek birden ayağa fırlayıp şimşek gibi kapıdan dışarıya fırladı. Herkes şaşkınlık içinde arkasından baktı.

“Vay canına!” dedi meyhaneci şaşkınlıkla. “Harika bir şey yaptınız. Bu ürkek şeyin kabul edeceğini hiç zannetmemiştim.”

Sonra söylediklerini pekiştirmek ister gibi bir bardak daha yuvarladı. Kendisiyle yavaş yavaş samimi olmaya başlayan bu topluluktan rahatsız olan ressam masaya parasını attı, meyhaneciyle ayrıntıları konuştu, teşekkür ederek elini sıktı ama dumanından ve gürültüsünden sıkıldığı, içindeki içen ve bağıranlardan tiksindiği bu meyhaneden bir an önce çıkmak için acele etti.

Caddeye çıktığında güneş çoktan batmış, gökyüzünü saran sadece donuk pembe bir alaca karanlık kalmıştı. Akşam yumuşak ve temizdi. Yavaş adımlarla evine doğru giderken yaşadığı bu rüya gibi garip ve güzel olayları düşündü yaşlı adam. Mutluluktan titremeye başlayan kalbi Tanrı korkusuyla dolmuştu, sanki bir kilise kulesinden ilk çan sesi insanları ibadete çağırmış, sonra da çevredeki bütün kuleler çan sesleriyle mutlu ve endişeli ve acılı insanlar gibi berrak ve derin, boğuk ve neşeli, çınlayan ve homurdanan seslerle ona katılmıştı.

На страницу:
2 из 3