bannerbanner
Bir Yüreğin Çöküşü – Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat
Bir Yüreğin Çöküşü – Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat

Полная версия

Bir Yüreğin Çöküşü – Bir Kadının Hayatından Yirmi Dört Saat

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 2

Karşıdan onu fark etmişlerdi. Kızı raketini sallayarak ve gülümseyerek selamladı, erkekler de selam verdi. Adam, teşekkür etmedi, yalnızca dalgın ve kanlanan gözleriyle kızının neşeli ağzına baktı. “Hâlâ kahkaha atabiliyorsun utanmaz ama kim bilir içlerinden biri daha içinden gülüyor ve işte orada duruyor, ‘O yatağında horul horul uyuyan yaşlı aptal Yahudi.’ diye geçiriyordur aklından. Bir bilseydi, yaşlı aptal! Evet, biliyorum, gülüyorsunuz, pis bir kusmuğa basar gibi üstümden geçiyorsunuz. Ama kızım kıvrak ve istekli, koşa koşa yatağınıza geliyor! Annesine gelince; biraz şişman ve süslü püslü, makyajlı ve boyalı ama istense kim bilir o da dans etmek isterdi! Haklısınız köpekler, haklısınız, o kızışmış dişiler, namussuz karılar peşinizden koşarlarsa… Bir başkasının yüreğinin parçalanması sizi neden ilgilendirsin ki? Önemli olan sizin zevk almanız, o namussuz kadınlar sizi tabancayla kurşunlamalı, sizi kırbaçlamalı! Fakat bunu yapan birileri çıkmadığı için haklısınız. Tıpkı kendi kusmuğunu yiyen köpek gibi öfkesini tutanlar varsa… Haklısınız, insan böyle korkak, böylesine acınası korkak olduğu sürece haklısınız… Gidip o utanmazı kolundan tutup sizden uzaklaştırmayınca… Sadece susup orada durup, midem ağzımda, korkak… Korkak… Korkak!” Elleriyle parmaklığa tutundu yaşlı adam, öfkesinden titriyordu. Ve birden ayağının dibine tükürdü ve sendeleyerek bahçeden çıktı.

Yaşlı adam ağır adımlarla küçük kente doğru yürüdü, bir vitrinin önünde birdenbire durdu. Turistlerin ihtiyacını karşılayacak çeşitli eşyalar vardı; gömlekler, ağlar, bluzlar, balık avlamak için malzemeler, kravatlar, kitaplar, fırın kapları öylesine üst üste konulmuş ve bir piramit oluşturmuştu. Fakat onun gözü güzel eşyaların arasında silik kalan bir şeye takıldı; kalın, kaba, sivri ucu demirli, elde tutması zor ama vurdu mu karşısındakini yere indirebilecek boğumlu bir bastona. “Vuracaksın… Vuracaksın o köpeğe!”

Bunu düşünmek bile zevkten başını döndürmeye yetti. Bu keyifle dükkâna girdi ve o boğumlu bastonu ufak bir miktar karşılığında satın aldı. Ve bastonu eline alır almaz, kendisini daha güçlü hissetmeye başladı. Zaten silah fiziksel güçsüzlerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlar. Bastonu tuttuğunda adalelerinin sertleştiğini hissetti: “Yere indireceksin! Yere indireceksin o hayvanı!” diye kendi kendine mırıldandı ve farkında olmadan sendeleyerek yürümeyi bıraktı. Adımları yere daha sert, daha sağlam, daha hızlı basmaya başladı. Yürümeye devam etti, kumsal boyunca bir aşağı, bir yukarı yürüdü. Ter içinde kalmıştı ama hızlı yürümekten değil, hırsı yüzünden. Çünkü eli bastonun kalın sapını gittikçe daha sert tutuyordu.

Silahıyla lobinin mavimsi gölgeli serinliğinin içine daldı, öfkeli bakışları hemen görünmez düşmanlarını aradı. Gerçekten de bir köşede, yumuşak hasır koltuklara kurulmuş, bir arada oturuyordu hepsi, ince kamışlarla viski ve sodalarını içiyor, dünyayı umursamadan neşe içinde sohbet ediyorlardı, karısı, kızı ve kaçınılmaz hep yanlarında olan o üç adam: “Hangisiydi o, hangisiydi?” diye içinden geçirirken ağır bastonu iyice sıkıyordu. “Bunların hangisinin kafasını parçalasam? Hangisinin, hangisinin?” Ancak onun böyle huzursuzca aranmasını yanlış anlayan Erna kalkıp yanına geldi: “Buradaymışsın işte babacığım. Her yerde seni aradık. Biliyor musun, Bay Von Medwitz bizi Fiat arabasıyla Dezensano’ya kadar gölün kenarından götürecek.” Bunu söylerken bir taraftan da onu nazikçe masaya doğru götürüyordu ve sanki bu davet için teşekkür etmesini istiyor gibiydi.

Beyler kibarca kalkmış, tokalaşmak için ellerini uzatmışlardı. Yaşlı adam titriyordu. Ama kolunda kızının yumuşak, yatıştırıcı varlığı vardı. İradesini zorlayarak kendisine uzatılan elleri peş peşe sıktı ve sessizce oturdu, bir puro aldı ve diğerleri onu yok sayarak sohbetlerine kaldıkları yerden Fransızca devam edip hep beraber neşeli kahkahalar atarken öfkesini birbirine vuran dişlerinin arasındaki yumuşak tütünden çıkardı.

Yaşlı adam sessizce koltuğa büzülmüş purosunu öyle çiğniyordu ki dişlerinin arası kahverengi sıvıyla doldu. “Hakları var… Hakları var…” diye geçirdi içinden. “Yüzüme tükürmeliler benim! Şimdi bir de elimi uzattım onlara! Üçüne birden ama onlardan birinin o şerefsiz olduğunu biliyorum! Onunla aynı masada sakin sakin oturuyorum… Kafasına bir tane vurmuyorum, hayır, kafasına bir tane vurmuyorum, nezaketle elimi uzatıyorum ona! Haklılar, benimle alay ediyorlarsa çok haklılar! Ve sanki ben hiç yokmuşum gibi kendi aralarında konuşmaları! Sanki ben çoktan toprağın altına girmişim gibi… Oysa ikisi de, Erna da annesi de benim tek kelime Fransızca anlamadığımı biliyor. İkisi de biliyor, ikisi de, ama en azından burada böyle gülünç, böyle korkunç gülünç bir şekilde oturmayayım diye göstermelik bir şey bile sormuyorlar… Onlar için havayım, hava! Rahatsız eden, huzursuz eden biriyim. Utandıkları, ama para getirdiği için atamadıkları biriyim. Para, para, bu pis ve iğrenç para! Vererek ahlaklarını bozduğum para! Tanrı’nın laneti üzerinde olan para! Tek kelime konuşmuyorlar benimle, karım, kendi kızım, sadece bu aylakları, bu züppeleri görüyor gözleri… Onlara nasıl da gülücükler dağıtıyorlar, sanki adamların elleri vücutlarında geziniyormuş da gıdıklanıyorlarmış gibi gülüşüyorlar! Ve ben, ben hepsine katlanıyorum… Burada oturuyor, nasıl güldüklerini dinliyorum ve hiçbir şey anlamıyorum, bir yumruk indireceğime burada oturuyorum. Gözlerimin önünde çiftleşmeye başlamadan önce bastonumu indirip kafalarını dağıtacağıma tüm bunlara izin veriyorum. Burada öyle oturuyorum, sessiz, aptal, korkak… Korkak… Korkak…”

“İzin verir misiniz?” diye sordu tam o anda İtalyan subay yarım yamalak Almancasıyla ve çakmağa uzandı.

Öfkeli düşüncelere dalmış yaşlı adam birden korkuyla ayağa fırladı ve hiçbir şeyin farkında olmayan adama kızgın gözlerle baktı. İçindeki öfkesi hâlâ sıcaktı. Bir an eliyle bastonunu kavradı. Ama sonra dudakları yine aşağıya doğru düştü ve anlamsız bir sırıtışa dönüştü “Ah, buyurun!” dedi ve tekrarladı keskin bir sesle. “Tabii izin veririm, hah! Her şeye izin veririm… Ne isterseniz… Hah… Her şeye izin veririm… Neyim varsa emrinize amadedir. Benim her şeyime izin var!”

Subay şaşkınlık içinde ona baktı. Dili iyi bilmediğinden tam olarak anlayamamıştı. Ancak bu çarpık, sırıtkan gülümseme onu huzursuz etmişti. Alman bey gayriihtiyari yerinden fırladı, iki kadının yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu, bir an için şimşek çaktıktan sonra gök gürültüsünün sesi gelene kadar geçen o kısa süredeki an gibi aralarındaki hava dondu.

Ama sonra yüzünün vahşi gerginliği gevşedi, sımsıkı tuttuğu baston avucunun içinden kayıverdi. Yaşlı adam tekme yemiş bir köpek gibi içine çekildi, kendi cüretinden korkmuştu, utanarak öksürdü. Bu nahoş gerginliği yumuşatmak için Erna alelacele yarım kalan konuşmayı yeniden başlattı. Alman baron gözle görülür bir çabayla neşeli cevaplar verdi, birkaç dakika sonra ara verdikleri konuşmaları yine tasasızca devam etti.

Yaşlı adam çene çalanların arasında çevreyle tüm ilgisini kesmiş bir hâlde oturuyordu, uyuduğu sanılabilirdi. Elinden kayan ağır baston bacaklarının arasında öylesine sallanıyordu. Eline yasladığı başı gittikçe daha aşağıya kayıyordu. Ama artık kimse ona dikkat etmiyordu: diğerlerinin konuşmaları onun suskunluğuna rağmen devam ediyordu, bazen espriler ve kahkahalar çınlıyordu başının üzerinde fakat o bunların altında, utanç ve acıya boğulmuş, sonsuz karanlığın içinde hiç kımıldamadan oturuyordu.

Üç bey ayağa kalktı, Erna aceleyle, anne biraz daha ağırdan peşlerinden gitti. Yapılan bir teklifi neşeyle kabul ederek yan taraftaki müzik odasına geçtiler, orada oturup kalmış adamı özellikle çağırmaya kimse gerek duymadı.

Aniden çevresini saran boşluğu fark eden adam uyandı, aynı geceleyin üzerindeki yorgan düşüp de çıplak bedenine soğuğun vurmasıyla uyanan biri gibiydi. Farkında olmadan bakışları boş koltuklara takıldı ancak tam o sırada yandaki piyano salonundan gürültülü ve çekici bir caz sesi geldi, kahkahalar ve neşeli sesler duydu. Yan tarafta dans ediyorlardı. Evet, dans! Her zaman dans… Bunu iyi becerirlerdi! Kanları kaynayıncaya kadar, birbirlerini kızıştırıncaya kadar birbirlerine sürtünürler. Akşamları, geceleri ve gündüzleri, tembeller, aylaklar dans ederler, böylece kadınları baştan çıkartırlar.

Öfkeyle kaba bastonunu aldı ve ayaklarını sürüyerek arkalarından gitti. Kapıda durdu. Alman binici piyanonun başına oturmuş, dans edenleri de görmek için biraz yana dönmüş, ezbere bir Amerikan sokak şarkısını çalıyordu. Erna subayla dans ediyordu, hantal ve ağır annesini ise uzun boylu Kont Ubaldi ritmik hareketlerle öne arkaya doğru zorlanarak hareket ettiriyordu. Fakat yaşlı adam sadece Erna’ya ve kavalyesine bakıyordu. Tazı gibi adamın elleri, sanki bu varlık her şeyiyle ona aitmiş gibi hafif ve okşarcasına Erna’nın yumuşak omuzlarında geziniyordu! Kız da bedenini nasıl da tahrik edercesine sallıyor ve kendisini adamın kollarına bırakıyordu, onun gözleri önünde birbirlerinin bedenlerini zorla saklamaya çalıştıkları bir şehvetle bastırıyorlardı! Evet, işte o, bu adamdı, sadece o olabilirdi çünkü böylesine taşkın iki bedenin birbirlerini daha önceden tanıdığı, ortak bir ihtirasın kanlarını alevlendirdiği belliydi. Evet, o adam buydu sadece o olabilirdi. Kızının gözlerinden anlıyordu, yarı kapalı ama coşkulu, şu kaçamak süzülüşte o sıcak zevkin hatırası ve parıltısı vardı. Bu oydu, o hırsız, kızının şimdi incecik, uçuşan giysisinin altındaki bedenini ateşle kucaklayan ve sahiplenen, onun çocuğunu, onun çocuğunu! Gayriihtiyari kızını onun kollarından ayırmak için onlara yanaştı. Ama kızı babasını fark etmedi. Her hareketiyle kendisini müziğin ritmine, onu yönlendiren ve baştan çıkaran adamın kollarına bırakmıştı. Başı arkaya eğik, aralık dudakları nemli, kendinden geçmiş, kendini unutmuş bir hâlde müziğin yumuşak dalgalarında sallanıyor, mekânı, zamanı ve çevresindeki insanları unutmuş, titreyen, güçlükle nefes alan, kan hücum etmiş gözlerini fanatik bir öfkeyle kendisine dikmiş yaşlı adamı görmüyor, dansa devam ediyordu.

Sadece kendisini, kendi genç uzuvlarını hissediyordu. Gürültülü ve karışık dans müziğine bıraktığı genç bedeninin, sadece kendisinin farkındaydı, bir de eril bir nefesin onu arzuladığını, güçlü bir kolun vücudunu sardığını ve bu yumuşak süzülüş sırasında şehvetli dudakları ve teslim olma isteğiyle adama sarılmamak için kendini tuttuğunun farkındaydı. Ve tüm bunları yaşlı adam büyülenmiş, allak bullak olmuş bir hâlde içinde hissediyordu. Dans, kızını kendisinden uzaklaştırdıkça, onu tamamen kaybediyormuş gibi geliyordu.

Müzik aniden sanki bir tel kopmuş gibi parçanın ortasında durdu. Alman baron yerinden fırladı, “Assez joué pour vous.”2 diyerek güldü. “Maintenant je veux danser moi-même.”3 Herkes ona hak verdi, dans eden çiftler ayrılarak sohbet için bir araya toplandı.

Yaşlı adam yine toparlandı. Şimdi bir şeyler yapmalı, bir şeyler söylemeliydi! Böyle beceriksiz ve acınacak bir hâlde, gereksiz birisi gibi burada durmamalıydı! Biraz önce karısı salınarak yanından geçmişti, yorgunluktan nefes nefeseydi ama memnuniyetin sıcaklığı vardı yüzünde. İçindeki öfkeyle birdenbire karar verdi. Karısının yolunu kesti. “Gel!” dedi soluğu tıkanmış ve sabırsız bir hâlde. “Seninle konuşacaklarım var.”

Karısı şaşırarak baktı ona: Adamın solgun alnında ter tanecikleri parlıyordu, gözleri çıldırmış gibi bakıyordu. Ne istiyordu ki? Neden şimdi kendisini rahatsız ediyordu? Tam dudaklarından olumsuz bir cevap çıkacaktı ki kocasının davranışlarında garip ve tehlikeli bir şeyler sezdi, biraz önce yaşadığı öfke patlamasını hatırlayarak isteksizce arkasından gitti.

“Excusez, messieurs, un instant!”4 diyerek beylerden özür diledi önce. “Onlardan özür diliyor.” diye geçirdi içinden, öfkeden kudurmuş adam. “Masadan kalktıklarında benden özür dilememişlerdi. Ben onlar için bir köpeğim, üzerine basılıp geçilen bir paspasım. Ama haklılar, ben bunlara katlanırsam, haklılar.”

Karısı kaşlarını sert bir şekilde yukarıya kaldırmış bekliyordu. Adam öğretmeninin karşısında dudakları titreyen bir öğrenci gibi karşısında durdu.

“Evet?” diye sordu kadın.

“İstemiyorum… İstemiyorum…” diye çaresizce kekelemeye başladı nihayet adam. “İstemiyorum, sizin… Sizin bu insanlarla görüşmenizi istemiyorum.”

“Hangi insanlarla?” kasten anlamamış gibi yaparak ve adam ona hakaret etmiş gibi gücenerek baktı kadın.

“Şuradakilerle.” dedi adam öfkeyle eğik başıyla müzik odasının bulunduğu yeri işaret ederek. “Bana uymuyor… İstemiyorum…”

“Peki neden?”

“Hep bu yargılayan ses tonu…” diye geçirdi aklından. “Sanki hizmetkârıymışım gibi!” Ve daha da heyecanlanarak kekelemeye başladı: “Benim sebeplerim var. Bana uymuyor. Erna’nın bu insanlarla konuşmasını istemiyorum. Her şeyi açıklamak zorunda değilim!”

“O zaman üzgünüm.” diye reddetti kadın sesini yükselterek. “Bence bu üç bey de fevkalade kibar insanlar, bizim oradakilerden çok daha üstün bir tabakadan.”

“Üstün tabaka! İşi gücü olmayan serseriler… Bu… Bu…” Öfkesi gittikçe daha çekilmez ve boğulacakmış gibi oluyordu. Ve birdenbire ayağını yere vurdu. “İstemiyorum… Yasaklıyorum… Anladın mı?” dedi.

“Hayır!” diye cevapladı kadın soğukkanlılıkla. “Hiçbir şey anlamadım. Çocuğun keyfini neden kaçıracakmışım, anlamadım?”

“Keyfini! Keyfini!” Yaşlı adam darbe almış gibi sendeledi, yüzü kıpkırmızı oldu, alnından ter boşaldı. Elleri boşlukta ağır bastonu aradı, dayanmak ya da kadına vurmak için. Ancak bastonunu unutmuştu. Bu onu kendisine getirdi. Kendisini zorladı. Birdenbire yüreğinden sıcak bir dalga geçer gibi oldu. Elini tutmak istercesine kadına yaklaştı. Sesinin tonu alçalmıştı, neredeyse yalvarır gibiydi. “Sen… Sen, beni anlamıyorsun… Ben, kendim için bir şey istemiyorum ki… Sizden sadece bunu rica ediyorum. Bu yıllardır benim ilk ricam: Buradan gidelim! Gidelim Floransa’ya, Roma’ya, nereye isterseniz oraya gidelim, benim için hepsi olur. Siz karar verin. Yeter ki buradan gidelim, rica ediyorum… Gidelim… Sadece uzaklaşalım, hemen bugün… Bugün… Ben… Ben daha fazla katlanamayacağım… Yapamıyorum.”

“Bugün mü?” derken kadının alnı hayretle ve reddedercesine kırışmıştı. “Bugün mü gidelim? Nasıl gülünç fikirlerin var! Ve sırf sen bu adamları sevimsiz bulduğun için… Sen onlarla arkadaşlık etmek zorunda değilsin ki.”

Adam ellerini yalvarırcasına kaldırmış orada öyle duruyordu. “Katlanamıyorum, sana söyledim! Yapamıyorum, yapamıyorum. Başka soru sorma, senden rica ediyorum… Ama inan bana, dayanamıyorum! Bir kere olsun benim hatırım için bir şeyler yap, bir kere benim için…”

Yan tarafta piyanonun gürültüsü başlamıştı yine. Kadın adama baktı, yalvarışından ister istemez etkilenmişti, ama bu kısa boylu şişman adam ne kadar da gülünç görünüyordu, yüzü tokat yemiş gibi kıpkırmızı, bakışları şaşkın, gözleri şişkindi, kolları kısa gelen gömleğinin içinden çıkan elleri boşlukta titriyordu. Onu böyle acınacak hâlde görmek, rahatsız ediciydi. Yumuşak duyguları, söze döküldüğünde sertleşti:

“Bu mümkün değil.” diye karar verdi. “Bugün onlarla gezmek için söz verdik… Ve üç haftalığına kiraladığımız otelden yarın ayrılmak… Gülünç duruma düşeriz… Buradan ayrılmamız için tek bir neden göremiyorum ben… Ben burada kalacağım, Erna da!”

“Ve ben gidebilirim, değil mi? Ben burada sadece rahatsız ediyorum. Sadece keyfinizi kaçırıyorum.”

Bu boğuk çığlığıyla kadının sözünü kesti. Sinik, iri yarı bedeni doğruldu, yumruklarını sıktı, alnındaki damarlar öfkeden tehlikeli bir biçimde titriyordu. İçinden bir şeyler daha çıkmak istiyordu, kelimeler veya bir yumruk. Ama birdenbire sırtını döndü, ağır bacaklarını sürüye sürüye hızla merdivenlere doğru yürüdü, arkasından biri kovalıyormuşçasına basamakları çabucak çıktı.

Yaşlı adam soluk soluğa basamakları tırmandı. Sadece odasına girmek, yalnız kalmak, kendisini toparlamak, sinirlerini yatıştırmak, aptalca bir şeyler yapmaktan kaçınmak istiyordu. Tam üst kata çıkmıştı ki, -ateşten bir pençe bağırsaklarını parçalıyormuş gibi oldu- birdenbire bembeyaz oldu ve sendeleyerek duvara yaslandı. Ah, bu şiddetli, yakıcı ve ezici sancı, yüksek sesle bağırmamak için dişlerini sıkmak zorunda kaldı. Birden bastıran bu sancıyla bedeni inleyerek büküldü.

Ne olduğunu hemen anladı. Safra kesesi krampıydı, son zamanlarda ona sık sık acı veren o şiddetli sancılardan biri ama şimdiye kadar hiç böyle korkunç bir acı vermemişti. Acılar içinde kıvranırken aklına doktorun “Heyecanlanmayın.” dediği geldi. Ve sancısının ortasında öfkeyle kendi kendine: “Söylemesi kolay, heyecanlanmayın! Nasıl heyecanlanmayacağımı da göster bana Profesör Bey, eğer insan… Ah… Ah…” diye söylendi.

Kor hâline gelmiş görünmez pençe, acılar içinde kıvranan bedeni öyle oyuyordu ki, yaşlı adam inliyordu. Kendisini güçlülükle dairesinin kapısına kadar sürükledi, kapıyı açtı ve divana yattı, acıdan yastıkları ısırdı. Uzanınca sancının şiddeti hemen biraz azaldı, yakıcı tırnaklar yaralı iç organlarını o kadar şiddetli deşmiyordu. “Bir kompres yapmalıyım.” diye hatırladı. “Damlalarımı almalı, o zaman hemen düzelir.”

Ama ona yardım edecek kimse yoktu, hiç kimse. Onun da öteki odaya ya da sadece zile kadar gidecek gücü yoktu.

“Hiç kimse yok.” diye düşündü acı içinde. “Günün birinde bir köpek gibi gebereceğim. Bana acı veren şeyin ne olduğunu biliyorum, safra kesesi değil. İçimde büyüyen ölüm bu… Ben bitmiş bir adamım ve profesörlerin, kürlerin bana bir faydası olmaz. Altmış beş yaşında artık sağlıklı olunamaz. İçimi neyin oyduğunu, deştiğini biliyorum, ölüm bu, bundan sonra yaşayacağım birkaç yıl yaşamak olmayacak artık, sadece ölmek, sadece ölmek… Ama ben ne zaman yaşadım ki? Ne zaman kendim için yaşadım ki? Nasıl bir hayattı bu? Sürekli, yalnızca para kazandım, para, para ve hep başkaları için… Şimdi bunun bana ne faydası var? Bir karım oldu, genç bir kızdı onunla evlendiğimde, ona ilk ben sahip oldum ve bana bir çocuk doğurdu; yıllarca aynı yatakta aynı nefesi aldık ve şimdi, peki şimdi nerede o? Yüzünü tanıyamıyorum artık… Bir yabancı gibi konuşuyor benimle ve hiç benim hayatımı düşünmüyor, ne hissettiğimi, acılarımı ve neler düşündüğümü… Yıl be yıl bana daha da yabancılaşıyor… Bunlar nereye gitti, nereye? Ve bir çocuğumuz vardı, ellerimizde büyüdü, burada yeniden yaşamaya başlayacağımızı sandım, insanın kendisine çok gördüğü daha aydınlık, daha mutlu bir hayatım olacak zannettim, burada ölünmez! O, geceleri uzaklaşıyor ve adamların kollarına atılıyor! Sadece kendim için öleceğim, sadece kendim için… Çünkü onlar için çoktan öldüm… Tanrı’m, Tanrı’m, hiç bu kadar yalnız olmamıştım!”

Ağrının pençesi arada bir şiddetleniyor sonra yine bırakıyordu. Ama öbür ağrısı, gittikçe şakaklarının daha derinlerine şiddetle vuruyor; düşünceler, bu sert, bu sivri, acıması olmayan bu ateş gibi çakıl taşları alnına batıyordu: “Şimdi sakın düşünme, sakın düşünme!” Yaşlı adam ceketinin ve yeleğinin düğmelerini açmıştı. Gömleğinin altındaki şişkin, hantal ve biçimsiz bedeni titriyordu. Yavaşça elini ağrıyan yerine bastırdı. “Burada ağrıyan şey ben, kendimim.” diye düşündü. “Sadece buyum ben, ateş gibi yanan şu ten parçasıyım sadece… Sadece şu bedenin altında kıvranan şey, artık o ait bana, benim hastalığım bu, benim ölümüm… Ben buyum sadece… Bu, komisyon danışmanı değil, artık karısı, çocuğu, parası, evi ve işi yok… Gerçek olan sadece bu, parmaklarımla hissettiğim bedenim ve onun içindeki acı veren ateş… Geri kalan her şey delilik, hiçbir anlamı yok artık… Çünkü orada acı veren, sadece bana acı veriyor… Beni üzen sadece beni üzüyor… Onlar artık beni anlamıyorlar ve ben de onları… İnsan kendisiyle yapayalnız, hiç böyle hissetmemiştim.

Fakat şimdi böyle uzanmış burada yatarken bunu biliyorum artık ve tenimin altında ölümün büyüdüğünü hissediyorum, çok geç, altmış beşinci yılda, gebermeye az kala, şimdi, onlar dans eder ve gezmeye gider ya da orada burada dolaşırken, bu şerefsiz kadınlar… Şimdi biliyorum, sırf onlar için yaşadım, bana bir kez olsun teşekkür etmeyen bu kadınlar için, tek bir saat bile kendim için yaşamadığımı biliyorum şimdi… Ama artık onlardan bana ne! Bana ne! Beni hiç düşünmemiş o insanları neden düşüneyim ki? Onların merhametini beklemektense, geberip gideyim daha iyi! Beni niye ilgilendiriyorlar ki?”

Yavaş yavaş, adım adım hafifledi acısı. O öfkeli pençe acılar içindeki adamın içini, kızgın bir kor gibi deşmiyordu artık. Ancak ne olduğu belirsiz bir şeyler kalmıştı, acı gibi değildi, yabancı bir şey içeriye doğru bastırıyor, zorluyor, kendisine bir oyuk hazırlıyor gibiydi. Yaşlı adam gözlerini kapatmış, gergin bir şekilde, hafif hafif içini kemiren, yiyip bitiren bu sesi dinliyordu: sanki bu yabancı, tanınmaz güç önce sivri, şimdi ise küt bir aletle içinde bir şey oyuyor, gevşetiyor, bırakıyordu. Bedeninin içini parça parça didikliyordu. Artık vahşice yapmıyordu. Artık acımıyordu. Ama içinde bir şeyler kabarıyor, yavaş yavaş çürüyordu. Bir şeyler ölmeye başlamıştı. Yaşadığı her şey, sevdiği her şey bu ağır ağır tükenen alevde eriyip gidiyordu, umursamazlığın ılık çamurunda ezilip kömürleşmeden önce, kapkara oluncaya kadar içten içe yanacaktı. Bir şeyler oluyordu, bir şeyleri belli belirsiz hissediyordu, orada öylece uzanmış heyecanla hayatını düşünürken bir şeyler oluyordu. Bir şeyler sona ermekteydi. Neydi o? Dinledi, içini dinledi.

Ve yavaş yavaş yüreğinin çöküşü başladı.

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

Ham and eggs (İng.): Jambonlu yumurta. (ç.n.)

2

Assez joué pour vous. (Fr.): “Sizin için yeterince çaldım.” (ç.n.)

3

Maintenant je veux danser moi-même. (Fr.): “Şimdi ben dans etmek istiyorum.” (ç.n.)

4

Excusez, messieurs, un instant! (Fr.): “Affedersiniz, beyler, bir dakika.” (ç.n.)

Конец ознакомительного фрагмента
Купить и скачать всю книгу
На страницу:
2 из 2