Полная версия
Sergüzeşt
Zavallı esir! Alicenap bir tavırla hanımın verdiği elbiseyi üstünden çıkararak yavaş yavaş dolabı açtı. Dolabın tozlar içinde bir köşesine atılmış Çerkez paltosuyla kalpağını çıkardı. Giyindiği zaman, ikide birde, yatağın içinde uyuyan kara talihine korkak bir gözle bakıyordu. Odanın içindeki kandilin ümit yıldızları gibi hafif ve zayıf olan ışığı, çocuğa, minderin üzerine atılmış bir eski hırka, bir yırtık entariyi, ağır bir uykuya dalmış Teravet’i korkunç bir surette gösteriyordu… Böyle bir firar için, yolda gerekecek şeylere ihtiyaç var… Mektebe giderken cüz’zünü koyduğu bohçasını önüne açarak içine en evvel Latife’den aldığı bebeğini koydu. Sonra bir elma, daha sonra yüzük olarak iki demir halkasını yerleştirdi. İşte dünyada sahip olduğu bütün bu varı yoğu bohçasına yerleştirirken durmadan sessiz sessiz ağlıyordu. Bir taraftan gözyaşı döker, bir taraftan bohçasını tanzim ile uğraşırdı. Aferin bu küçük Kafkasyalının mustarip yüce kalbine ki kendi malından başka bir şey kabul etmeyerek ve bohçasını koltuğunun altına alarak oda kapısından dışarı çıktı. Karanlıkta elleriyle merdivenleri yoklayarak aşağı indi, sokak kapısına yaklaşıp da kapının demirli olduğunu görünce, yolunun üstüne dikilen bu demirden istihkâm, bu tahammül edilemez engelin karşısında, tam bir ümitsizlikle donakaldı. Istırap ve ümitsizliğin tahrik ettiği sinirleri sayesinde iki misli artan kuvvetiyle bir iskemlenin üzerine çıkarak demiri yukarı doğru itti. Mümkün değil. Gazap ve yeis ile titremeye başlayan elleriyle bir kere daha tecrübeye kalkıştı. Mümkün değil. Demir, hanımıyla Teravet’in kalbi gibi, hissiz duruyor. Yeisin verdiği olanca kuvvetiyle bir kere daha itince demir yerinden kımıldadı. Ara sıra iskemlenin üzerine oturup nefes alarak işine devamla engelleri ortadan kaldıran yarım saatlik çalışması sayesinde kapı açıldı. Kapıyı tekrar kapamak aklına bile gelmeyerek kendini sokağın ortasında buldu.
Gece, bütün sükûnet ve karanlığıyla ortalığı kaplamıştı. Ne gökte bir yıldız ne yerde bir kandil ışığı görünen bu koca gecenin içinde hiçbir ses işitilmiyordu.Yalnız, uzaktan uzağa havlayan köpeklerin sesleriyle ara sıra şiddetle esen soğuk, içe işleyen bir rüzgârın eski Bizans harabelerinden çıkardığı müthiş aksisedalar korkan kulaklarına ulaşıyordu. Korkusundan önüne bakarak ve adımlarını sık sık atarak mahalleyi geçip de bir tarafında yangın harabesine rastlayınca oradaki bir evin kapısının önünde birdenbire durdu. Yaşamak için yumuşaklık ve mülayimliğe, okşanmak ve korunmaya ihtiyacı olan bu mahlukun küçücük kalbi o büyük gecenin korkunç sükûne tiyle harabelerden çıkan müthiş seslerden durmaya ve kuzeyin buzlu dağlarından dökülüp gelen o tesirli rüzgâr en ince sinirlerine kadar yayılarak bütün vücudu titretmeye başladığı zaman Teravet’in ve hanımın zulüm ve eziyetinin hatırası aklına geldi. Bu hatıra, soğuğun tesiri ve korkunun şiddetiyle serbestçe iş görme ve rahatça hareket etme kabiliyetini kaybettiği kalp ve zihnine hücum ederek; hayalinin dehşeti ve vehimlerin kuvveti, ile hâkim olmaya başlayınca birdenbire bulunduğu yere oturdu. Yorgun olan gözleri önündekileri rüya gibi gördüğü zaman, ta karşıda bir siyah kadife ile örtülü gibi görünen karanlık gökyüzünün ufuklara yakın bir köşesinde sislere benzer bir ışık peyda oldu. Gökyüzünün bu birdenbire zuhur eden nuruna daha dikkatle bakınca, o ışığın içinde anneciğinin gülümseyen çehresini gördü. İşte orada… Kendisine gülüyor! Sesini işitecek. Ah, üzerine doğru geliyor… Gücünün yetmediği şeyleri taşımaktan kadit olmuş kollarını anneciğini kucaklamak için semanın o tarafına doğru uzatarak:
“Aman imdadıma yetiş…” dedi, sonra şiddetli bir feryat ile arka üstü düştü, bayıldı.
2
Derin bir uykudan uyandığı zaman kendisini bilmediği bir evin ve bilmediği bir yatağın içinde buldu. Karşısında, zamanın geçerken bıraktığı izlerle buruşmuş bir ihtiyar çehre, bir ihtiyar kadın kendi nuru bitmeye fakat ruhun hafif ziyası aksetmeye başlamış tatlılık ve şefkatle dolu gözlerini çocuğa dikmiş, titreyen elleriyle ilaç veriyordu. Hiç şüphe yok ki o merhametli bakış, bu küçüğe ilaçtan ziyade dertli kalbine bir deva idi. Siyah olduğu günlerde sevgi, beyazlandığı vakit rikkat uyandıran saçları yatağın içinde Dilber’in üzerine döküldüğü zaman ihtiyara pek yakışmıştı. O mustarip ve uyuyan ruhun yorganının da böyle nurani olması lazım gelirdi. Yattığı odada bir minderle onun köşesinde yine bir küçük minder vardı. Odanın ötesinde berisinde birer küçük şilteden ve bundan elli altmış sene evvel yapılmış küçük bir dolabın içinde Çanakkale testisiyle bardağından başka bir şey yoktu. Çocuk yatağın içinde kalkıp da arkasını yastığa dayadığı ve yanına koydukları bebeği kucağına aldığı zaman, ihtiyar kadın konuşmaya başladı:
“Yavrucuğum, sen kimin kızısın?”
“Ben halayığım…”
İhtiyar kadın, biraz düşündükten sonra, o yumuşak ve titrek elleriyle Dilber’in saçlarını okşayarak:
“Kimin halayığısın?” diye sordu.
“Hanımın…”
“Hangi hanımın?”
“Atiye Hanım’ın annesinin!”
(İhtiyar kadın bir asırlık başını eline dayayarak biraz daha düşündükten sonra) “Sen dün gece öyle geç vakit niçin sokağa çıkmıştın, kızım?”
Dilber cevap vermedi.
“Öyle gece yarılarında çıkan hayaletleri düşünmeden, yaramaz çocuklara gözüken umacılardan korkmadan, buralara nasıl geldin yavrucuğum?”
Dilber yine cevap vermedi.
“Dün gece yatakta anneciğini sayıklıyordun. Annen kimdir? Şimdi nerede? Söyle evladım.”
“Bilmem…”
İhtiyar kadın gözlerinin yaşını sildi:
“Dur sana torunumu göndereyim de beraber oynayın.” diyerek kapıdan çıktı. Bir iki dakika sonra, odanın kapısında bir çocuk göründü. Yüz yüze baktıktan sonra, yatağa doğru koşarak birbirlerinin boynuna sarıldılar. Dilber bu çocuğun mektep arkadaşı Latife Hanım olduğunu, yatağının yanına yaklaşıncaya kadar anlamamıştı.
“Dilber sana ne oldu?”
“Hiç, ben kaçtım.”
“Niçin kaçtın?”
“Beni çok dövüyorlar. Çok hizmet ettiriyorlar. Sonra her dakika ‘Pis Çerkez, pis halayık!’ diyorlar. Oyun oynasam yasak. Üşüdüğüm zaman mangalın kenarına otursam, Teravet maşa ile elimi yakıyor. Bak koluma.”
Hakikaten yorganın içinden çıkardığı esmerleşmiş, katılaşmış kolunun üzerinde bir yanık izi vardı. Sonra yine sözüne devam ederek:
“Bu yatağı aşağı indirin de ben senin esirin olayım.
Sana su taşırım. Bebeklerini giydiririm. Odanı süpürürüm. Beni bırakma.”
“Ben seni burada dolaba saklarım, seni kimse bulup götüremez.”
Bir çocuğun bir başka çocuktan medet umması; diğerinin insanlık sevgisine açık olan sevgiyle beslenmiş küçücük dost kalbinden doğan bir hisle, yegâne kurtuluş çaresi olarak, “Ben seni dolaba saklarım.” yolundaki himaye edici masum vaadini işitmek ne kadar tesirlidir! Bu gizli konuşma ile verdikleri kurtuluş kararı üzerine, ikisinin de meleklerin ağzı ile öpülmeye layık olan masum, temiz yüzlerinde sevinç nuru görünmeye başladı.
Zavallı çocuklar! Sizin o minimini elleriniz, eski Asya vahşetinin kullandığı ve birkaç asırdan beri insanlığın tahakküm yükü altında inlediği esaret zincirlerini kırmak için değil ama belki kendiniz gibi küçük kuşları, güzel çiçekleri okşamak içindir.
Latife koşarak büyük annesine, bu kızın kimin halayığı olduğunu ve nasıl elem ve ıstıraplar içinde bulunduğunu yanıp yakılarak gücü yettiği derecede anlattı.
İhtiyar kadın, çoğu zaman bu yaştakilere mahsus ilahî tevekkülle ve vicdan rahatlığından doğan ulvi bir sükûnet ile Dilber’in yanına geldi:
“Sen korkma, benim güzel evladım…” diyordu.
Sona eren bir ömür, yeni başlayan bir hayata bu sükûnet ve şefkatle teselli vererek başına bir örtü, dayanmak için eline bir değnek alarak sokağa çıktı. Yıkılmış, harap olmuş emellerin, sönmüş ümitlerin durağı olan ve doksan seneyi aşkın bir zamandan beri çarpan bu kalbin en derin bir köşesinde bir kurtarma arzusu uyanmıştı.
Bir fener insana karanlıkta nasıl yol gösterirse, bu arzu da yeis içinde bulunan bu ihtiyara öyle rehberlik ederek bu çocuğu kurtarıp Cenabıhakk’a her gün arz ettiği ibadet ve duaların birini de o gün ifa etmek istiyordu. Doğru Mustafa Efendi’nin evine giderek kapıyı çaldı.
Yine o sabah, Teravet uyanıp da Dilber’i yatağında göremeyince, belki su taşımaya gitmiştir zannıyla bahçeye baktı. Orada göremedi; evin her tarafını dolaştı. Yine bulamadı. Sonra aşağıya inip de sokak kapısını arkasına kadar açık görünce, kaçtığını ve gece yarısı kim bilir nerelerde kaldığını ve belki de sokakta köpeklerin paraladığını düşünerek Dilber’in bu yaşta kaçmayı bilmesi ve hanımını zarara sokması gibi bir cinayeti havsalası almayarak büyük bir korku ve telaş ile hanımının odasına girip:
“Ah hanımcığım Dilber kaçmış, Dilber kaçmış!” diye feryada başladı.
Hanım bu haberi alır almaz, hayret verici bir dehşetle:
“Dilber mi kaçmış? Kız sen delirdin mi? O yaştaki bir çocuk kaçmayı ne bilir?”
Teravet, çocuğun kaçtığı yeri görememekten doğan hırs ve hiddetle, siyah çehresinde, karanlıkta sönük kandil gibi parlayan gözlerinin beyazını göstererek korkusundan titreyen sesi, hayretinden siyah bir piyanonun bir parça açılmış kapağından görülen beyaz kemikleri gibi parlak dişleri görünecek kadar açılan ağzı; telaştan büsbütün kaybolmuş zihnî muhakemesiyle hanımına hakikati anlatmaya çalışarak:
“Eğer kaçmasa… Bahçede olmaz mıydı… Dolabı… Esvabını… sokak kapısını arkasına kadar açık. Yok, hiç yok.”
Hanım, birdenbire hiddetlenerek:
“Hep kabahat sende. Şimdi, şimdi gidip bul. Yoksa dayaktan canın çıkar!’ deyince, Teravet, başını örtüp sokağa çıkarak gelen geçeni durdurarak:
“Bizim hanımın halayığını sen mi çaldın?” diye sordu.
İhtiyar kadın eve gidip Mustafa Efendi’nin haremiyle oturduğu odaya girince, hanım ayağa kalkarak telaş ile:
“Ah! Hanım nine. Başıma gelenleri sorma. Benim o murdar halayık… O pis Çerkez kaçtı!” dedi.
İhtiyar kadın sükûnet ve tatlılıkla:
“Hayır kızım senin cariyen kaçmadı, bendedir.”
Bu söz üzerine hanım, hayretinden bulunduğu yerde cansız bir cisim gibi donakaldı.
İhtiyar kadın sözüne devam ile:
“Kızım, Cenabıhak çocukların günahını affettiği gibi, hanımların da kusurlarını affetmelidir. Size bir ricaya geldim. Biriktirdiğim beş kese akçeyi size hediye edeyim, siz de bana çocuğu verin.”
“Hanım… Ne yapacaksın?”
İhtiyar kadın meseleyi halledebilmek için, ciddiyetten uzaklaşarak ve büsbütün şaka tarzına dökerek ağzından ziyade gözleriyle gülerek:
“Kandil Gecesi bir kuşu azat edeceğim.”
Hanım kendisine has olan soğuk bir tavırla:
“Ben halayığımı kimseye satmam!” yolundaki reddi, ihtiyar kadına dokunarak:
“Kızım, ben de zulümden kaçarak bana sığınmış bir çocuğu kimseye vermem.” deyince, Mustafa Efendi söze atılarak:
“Eviniz hırsız yatağı mı?” diye sordu.
İhtiyar kadın sustu. İhtiyarlara saygı, kadınlara hürmet, çocukları koruma, insanlığın ve medeniyetin vicdanına yüklediği mukaddes bir vazife olduğunu bilmeyen bu murdar vahşi:
“Esirim değil mi? Öldürürüm yine de sana satmam!” der demez; ihtiyar ayağa kalktı.
Hayatın baş dönmesi veren derin uçurumlarını görmüş gözlerini, Mustafa Efendi’nin kuzguni siyah sakalının daha çirkinleştirdiği ve İran ile etrafında bulunan kavimlerde görünen toprak renginde esmer, uzun ve gayet çok ve sık sakalıyla bıyığının arasında küçük bir siyah hava deliği gibi görünen ağzının üzerine kadar inmiş uzun ve yuvarlak burnu, kılları dik kaşları, çekik gözleriyle bir yırtıcı kuşa benzeyen çehresine dikerek ve zamanın beyaz saçlarla taçlandırdığı başını sallayarak, bir Roma imparatoruna mahsus azametle:
“Lanet olsun size!” dedi.
Hemen başını örterek her adım attıkça inleye inleye evine gidip de doğruca Dilber’in yanına girdiği zaman, bir dişi kalmayan ve sabahtan akşama kadar Cenabıhakk’a yalvaran ağzıyla, çocuğun gözlerinden öperek dedi ki:
“Kızım, yeryüzündeki kelebeklere uçmak için çiçekten kanat veren Cenabıhak, seni daima onların elinde bırakır mı? Sen yine hanımına git, korkma yavrucuğum. Bundan sonra seni dövmeyecekler.”
İhtiyar kadının sözü buraya geldiği zaman, sokak kapısı çalınıyordu. Cumbadan başını uzatarak:
“Ne istersin imam efendi?” dedi.
“Mustafa Efendi’nin cariyesini almaya geldim. Çabuk aşağı insin.” cevabını verdiği vakit ihtiyar kadın, nuru sönmeye başlamış; fakat yaşları dinmemiş gözlerini çocuğa çevirdiği esnada esir, kendisini zindan ıstırabına çağıran bu ses üzerine, gök gürültüsünün çocukların kalplerinde vücuda getirdiği dehşetten hasıl olma yardım dilenen bir bakışla ihtiyara bakıyordu.
Hiç şüphe yok ki bu iki yaralı ruh, birbirlerini bu ulvi ve Allah’a yakın mertebe ve fakat elim bir ıstırap hâli içinde görüyorlardı. İhtiyar kadın, çocuğu kucaklayarak durmadan gözlerini siliyordu.
Dilber, ihtiyarın kucağında doksan beş senelik bir hayatın son gurup ışığı olan beyaz ve uçları kınalı saçlarını yüzünden ayırarak odanın kapısından dışarı çıktı. Fakat hiç ağlamıyordu. Ağlamak uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar bizde o iktidarın da yok olduğu vakitlerdir ki onun yerine geçen tesirli bir sükûnet en şiddetli elem gözyaşlarından daha yakıcıdır. Dilber, böyle bir sükûnetle aşağı inerek doğruca imam efendinin ellerinden tuttu ve yürümeye başladılar.
Biçare çocuk! Bu kısacık hayatında ikinci defa, fakat evvelkinden daha sert bir rehber ile kendisinin demirden kuvvetli, ölümden soğuk esaret pençesi içinde nasıl âciz olduğunu anlayarak, gece yarıları kaçtığı azap mahbesinin kapısına gelince, ruhunun ve vücudunun bütün iktidar ve cesaretiyle kurtulmaya çalıştığı elem ve kederlere, zahmetli işlere, yıkıcı bir kuvvet tarafından tekrar teslim olunduğunu görerek zihninin yetişemediği ve kendisinin tabiatüstü saydığı bu müthiş kuvvete karşı, masum hayatı ve çocukça muhakemesi tamamıyla âciz ve mahkûm olduğu için baştan aşağı asabi bir titremeyle evin kapısından içeri girdi.
Hanımın merdiven başından:
“Hınzırı gözüm görmesin, dolaba kilitle!” dediğini işitti.
Sesini çıkarmadı. Teravet onu dolaba sokarken arkasından tekme ile vurduğu için, Dilber, dolabın içine şiddetle yüzü koyun düşünce, yüzünden bir iki damla kan aktı. Gözünden bir damla yaş bile çıkmadı. Hayvanlar içinde yılanlardan bile daha çok korktuğu farelerin etrafında takırtı yaparak dolaştığını işittiği hâlde bir kere başını bile çıkarıp bakmadı. Gece saat üç… Dolap hâlâ kilitli. Sabahtan beri bir parça ekmekle peynir yemişti. Büyüme yaşının verdiği iştahı, kendisine, açlığı şiddetli mide ağrılarıyla hissettiriyordu. Mahbesinden çıkardılar, bir parça ekmek yiyerek büyük bir sükûnetle odasına girip yatağını yaptı.
Elbisesini değiştirerek yatağının içine girdi. Teravet, duyup da dövemesin yahut da gidip hanımına haber vermesin korkusuyla yorganı başına kadar çekerek ve gündüzden beri sızlayan yüzünü küçücük elleriyle tutarak: “Anneciğim!” diye fevkalade bir şiddetle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
3
Sükûnet… Uyuyor, gözyaşlarıyla ıslanmış yastığının üzerinde dağınık saçlarının içinde görünen küçücük çehresi ve bir parça açılmış dudaklarının arasından tebessüm ediyor zannedilecek surette seçilen beyaz dişleri eğer hayatta ise, annesinin hayali, sükûnet mezarına çekilmemişse ruhu tarafından, koruyucu bir meleğin gökten inerek çocukların ıstırabına teselli veren bir anne okşayışıyla dudaklarından öpmesini bekliyor gibi görünüyordu. Heyhat! Esaretin ezdiği, insanlığın terk ettiği, ümidin ara sıra okşadığı bu zayıf mahluk, gecenin kucağında unutulmuş, uyuyordu.
Sabahleyin şafağın kendi yüzünün rengi kadar uçuk ışığı odanın pencerelerinden girmeye çalıştığı zaman, Dilber elleriyle gözlerini ovuşturarak uyandı.
Hayatımız son dakikalara, felaketimiz son derecelere yaklaştığı zaman, ani bir teselli, Allah’ın gönderdiği yardım çoğu zaman kırık kalplerimize yardımcı olduğu gibi, o gün vukua gelen bir hadise, çocuğun hâlini değiştirdi. Ve belki yalçın kayalardan, siyah ormanlardan akan bir nehir gibi maddi sıkıntılar ve ruhi ıstıraplar içinde geçip giden hayatını tamamıyla değiştirmek için sebepler hazırlıyor du. Zira yine o gün, Mustafa Efendi zimmetine para geçirmediğine dair bir yazı elde ederek devlet idaresinde bir iş bulmuş ve Erzurum vilayetine bağlı bir kazaya kaymakam olmuştu. Fakat memuriyetini ifa ederken işlediği bir hatadan dolayı zan ve şüphe altında bulunduğu zaman, azledildiğinde yapmış olduğu borçların ödenmesini ve yolculuk esnasında gerekli ihtiyaçlarının tedarikini düşünerek ara sıra karısıyla bu meseleyi konuşarak bir iki gün sonra Dilber’in satılmasına karar verilmişti.
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.
1
Bu ad babamın yazdığı Rümuzü’l-Hikem’e, bir de söyleyemediklerime bir remiz idi.