bannerbanner
Sahaf Mendel – Görünmez Koleksiyon – Bir Zanaatkâr ile Beklenmedik Karşılaşma
Sahaf Mendel – Görünmez Koleksiyon – Bir Zanaatkâr ile Beklenmedik Karşılaşma

Полная версия

Sahaf Mendel – Görünmez Koleksiyon – Bir Zanaatkâr ile Beklenmedik Karşılaşma

Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля
На страницу:
2 из 2

Sonunda kalın cildi saygıyla elinde tartar, duygusal bir kızın sümbülleri koklarken yaptığı gibi, yarı kapalı gözlerle kokusunu içine çekerdi. Bu, biraz ayrıntılı olan süreç sırasında, kitabın sahibinin doğal olarak sabırlı olması gerekirdi. Ancak bu işlemler bittiğinde Mendel istenen tüm bilgileri nazlanmadan, hatta coşkuyla verir, sonuna da muhakkak benzer nüshalarla ilgili ayrıntılı anekdotlar ve dramatik fiyat bilgileri eklerdi. O anlarda Mendel daha ışıltılı, daha genç, daha canlı olurdu; sadece kendisini tanımayan toy birisi bu değerlendirmesine karşı para teklif ettiğinde aşırı öfkelenirdi.

O zaman Amerikalı bir gezginin açıklamalarına karşılık bir müze yöneticisinin eline bahşiş sıkıştırmak istediğinde yapacağı gibi incinerek geri çekilirdi; zira Mendel için kıymetli bir kitabı elinde tutabilmek başka bir erkek için bir kadınla buluşmak gibi bir şeydi. O anlar onun platonik aşk geceleriydi. Onun için sadece kitaptı önemli olan, hiçbir zaman para değil. Bu sebeple aralarında Princeton Üniversitesinin kurucusu da olan büyük koleksiyoncular, Mendel’i boşu boşuna kütüphaneleri için danışman ve satın almacı olarak istemişlerdi. Jakob Mendel reddetti; onu Kafe Gluck dışında bir yerde düşünmek mümkün değildi.

Otuz üç sene önce, sakalı henüz yumuşak ve siyah, alnındaki saçları kıvırcık iken, ufak tefek ve yamuk bir delikanlı olarak hahamlık eğitimi için Doğu’dan Viyana’ya gelmişti; ancak kısa bir süre sonra çok ışıltılı ve binlerce tanrılı kitaplara tapmak uğruna sert ve tek tanrılı Yehova’yı terk etmişti. Önce Kafe Gluck’u bulmuş ve sonra orası yavaş yavaş onun atölyesine, ana karargâhına, postanesine, dünyasına dönüşmüştü.

Bir astronomun tek başına teleskobun minicik yuvarlağından her gece yıldız nöbeti tuttuğu, on binlerce yıldızı, gizemli yollarını, değişen karmaşık hareketlerini, sönüşlerini ve kendilerini tekrar yakmalarını gözlemlediği gibi Jakob Mendel de gözlüğüyle bu dört köşeli masadan başka bir evrene, kitapların evrenine, ancak aynı biçimde ebediyen hareket eden değişken, başka, bizim dünyamızın üzerindeki başka bir dünyaya bakıyordu. Kendisi doğal olarak Kafe Gluck’ta çok itibarlıydı ve bizim için kafenin vaftiz babası olan “Alceste” ve “İphigenia”nın yaratıcısı Christoph Willibald Gluck’tan7 daha ziyade Mendel’in şöhreti bizi onun görünmez kürsüsüne bağlamaktaydı.

Mendel eski kiraz ağacından yapılma bir kasa, birçok kere yama yapılmış iki bilardo masası, bakır kahve kazanı gibi kafenin demirbaşlarındandı ve masası kutsal bir yermiş gibi korunurdu. Zira çok sayıdaki müşterisi ve danışanı personel tarafından her defasında kibarca bir şeyler sipariş vermeye zorlanır ve böylece onun bilgisinin kazancının büyük bir kısmı aslında Şef Garson Deubler’in kalçasının üzerinde taşıdığı büyük deri çantasına girerdi.

Buna karşılık Sahaf Mendel, birçok ayrıcalığın keyfini sürerdi. Telefon onun için ücretsizdi, mektupları teslim alınır ve tüm siparişleri karşılanırdı; tuvaletlere bakan yaşlı ve uysal kadın, mantosunu fırçalar, düğmelerini diker ve her hafta küçük bir torba çamaşırını yıkamaya götürürdü. Sadece onun için yakınlardaki lokantadan öğle yemeği getirtilebilirdi ve her sabah kafenin sahibi Bay Standhartner şahsen masasına gelerek onu selamlardı. Tabii kitaplarına dalmış olan Jakob çoğu zaman bu selamı fark etmezdi bile. Sabahları tam saat yedi buçukta kafeye girer ve ancak ışıklar söndürüldüğünde giderdi.

Hiçbir zaman diğer müşterilerle konuşmaz, gazete okumaz, değişiklikleri fark etmezdi; bir defasında Bay Standhartner kibarca eski gaz lambasının zayıf ve titrek ışığına göre şimdi elektrik ışığında daha iyi okuyup okumadığını sorduğunda, hayretle elektrik ampulüne baktı: Bu değişikliği birkaç gün süren gürültülü tesisat işlerine ve çekiç seslerine rağmen algılamamıştı. Sadece gözlüğünün iki yuvarlak deliğinden, bu iki parlayan ve emen merceklerin süzdüğü milyarlarca siyah harfin özü beynine ulaşıyordu, tüm diğer olaylar boş gürültü olarak onu teğet geçiyordu. Aslında otuz seneden fazla, yani hayatının tüm uyanık zamanını bu dört köşe masada okuyarak, karşılaştırarak, hesaplayarak, sadece uyku ile kesintiye uğrayan sürekli bir rüyada gibi geçirmişti.

Bu yüzden Jakob Mendel’in bu mekândaki güzel sözler söylediği mermer masasını karanlıklar içinde bir mezar taşı gibi gördüğümde bir çeşit korkuya kapıldım. Ancak şimdi yaşım ilerlediğinde, bizim gittikçe tekdüzeleşen dünyamızda böyle insanların her biri ile ne kadar çok şeyin kaybolduğunu, eşsiz şeylerin günden güne daha kıymetli olduğunu anladım. Ve sonra bir de içimdeki tecrübesiz insanın derin bir sezgi ile bu Jakob Mendel’i çok sevdiğini. Ancak yine de unutabilmiştim. Savaş yıllarındayken ve bu onun da kendi işine verdiği tutkusuna benzer bir duyguyla olmuştu. Şimdi ama bu boş masanın önünde bir tür utanç ve aynı anda da yeni bir merak duydum.

Nereye gitmişti, kendisine ne olmuştu? Garsonu çağırdım ve sordum. Hayır, maalesef Bay Mendel diye birisini tanımıyordu, bu isimde bir bey bu kafeye gelmiyordu. Ama belki şef garsonun bilgisi vardı. Şef garson kocaman göbeğiyle ağır ağır geldi. Duraksadı. Biraz düşündü. Hayır, o da Mendel diye birini tanımıyordu. Acaba ben Bay Mandl’ı mı kastediyordum, Floriani Sokağı’ndaki tuhafiyeci Bay Mandl’ı mı? Ağzımda acı bir tat oluştu, fanilik tadı: Rüzgâr ayakkabımızın arkasından son ayak izimizi de siliyorsa, ne için yaşıyoruz ki? Bu insan otuz, belki de kırk sene bu, birkaç metrekarelik mekânda nefes alıp verdi, okudu, düşündü, konuştu ve sadece üç yıl, dört yıl geçtikten sonra, yeni bir firavun gelir ve Joseph hakkında hiçbir şey bilinmez olur; Kafe Gluck’ta Jakop Mendel, Sahaf Mendel hakkında hiçbir şey bilinmez olur!

Neredeyse kızgın bir tavırla şef garsona, “Bay Standhartner ile konuşabilir miyim ya da eski personelden birisi var mı?” diye sordum. Ah, Bay Standhartner, aman Tanrı’m, o kafeyi çoktan satmış ve ölmüş, eski şef garson da şimdi Krems yakınlarındaki arazisinde yaşıyormuş. Hayır, artık kimse yokmuş… Ya da var, var! Evet, Sporschil Hanım hâlâ buradaymış, tuvalet kadını (halk ağzında çikolata kadını). Ama o da mutlaka her müşteriyi tanıyor olamazmış. O anda bir Jakob Mendel’in unutulamayacağını düşündüm ve yanıma gelmesini istedim.

Geldi de Sporschil Hanım, arka taraftan, beyaz dağınık saçlı, biraz ödemli ayaklarıyla, bir taraftan da kızarmış ellerini alelacele bir bezle silerek. Belli ki o sırada kasvetli mekânı ya da pencereleri temizliyordu. Tereddütlü tavırlarından hemen anladım: Ön tarafa, kafenin büyük ampullerle aydınlatılmış, lüks tarafına çağrıldığı için rahatsızdı. Bu yüzden önce aşağıdan yukarıya doğru, şüpheli ve kaçamak bakışlarla, dikkatlice beni süzdü. Ondan ne istiyor olabilirdim ki? Ama ben Jakob Mendel’i sorar sormaz bana kocaman açılan, neredeyse yerinden fırlayacak gözlerle baktı, omuzları aniden dikleşti.

“Aman Tanrı’m, zavallı Bay Mendel, birisinin onu hâlâ düşünüyor olması!” Evet, zavallı Bay Mendel için neredeyse ağlayacaktı, yaşlı insanların gençlikleri veya unuttukları güzel bir beraberlik hatırlatıldığında hep yaptıkları gibi duygulanmıştı!

Hâlâ yaşayıp, yaşamadığını sordum. “Ah Tanrı’m, zavallı Bay Mendel, beş veya altı sene, hayır yedi sene önce ölmüş olmalı. Öyle hoş, öyle iyi bir insan, sonra onu ne kadar uzun bir süredir tanıdığımı düşününce, yirmi beş seneden daha fazla, ben buraya geldiğimde o buradaydı. Onu nasıl da ölüme terk ettiler! Tam bir rezaletti.” Kadın gittikçe daha da heyecanlanıyordu ve bana akrabası mıyım diye sordu. Kimse onunla ilgilenmemiş, kimse sormamış, acaba ben ona ne olduğunu bilmiyor muymuşum?

Hayır, hiçbir şey bilmiyorum diye teminat verdim; bana o anlatmalıydı, her şeyi anlatmalıydı. Bu iyi insan çekingen ve utangaç tavırlarla durmadan ıslak ellerini siliyordu. Anladım ki tuvaletleri temizleyen birisi olarak kirli önlüğü ve dağınık beyaz saçları ile burada, kafenin ortasında durmaktan utanıyordu, ayrıca garsonlardan birisi dinliyor mu diye de sık sık korkarak sağa sola bakıyordu. Bu yüzden oyun salonuna, Mendel’in eski yerine gitmemizi teklif ettim, orada bana her şeyi anlatabilirdi.

Duygulandı, başını sallayarak onayladı, onu anladığım için minnettardı ve biraz sallanarak önden gitti, ben de arkasından. İki garson hayretle arkamızdan bakıyor, bir bağlantımız olduğunu hissediyordu. Ayrıca birkaç müşteri de, farklı bir çift olan, bize şaşkın şaşkın bakıyordu. Ve oradaki Jakob Mendel’in masasında bana Sahaf Mendel’in çöküşünü anlattı. Bazı ayrıntıları ben daha sonra bir haberden öğrendim.

Evet, yani Mendel, diye başladı anlatmaya, savaş başladıktan sonra da günbegün sabah erken, yedi buçukta gelmiş ve her zaman yaptığı gibi bütün gün okumuş, evet herkes onun savaş çıktığını fark etmediğini hissediyor ve bundan konuşuyormuş. Benim de bildiğim gibi kendisi hiç gazetelere bakmaz ve başkaları ile konuşmazmış, ama müthiş bağrışlarla özel baskıları satıldığında ve herkes bir araya koşturduğunda da hiç ayağa kalkıp bakmamış ya da onları dinlememiş. Ayrıca (Gorlice’de şehit olan) Garson Franz’ın yokluğunu da, Bay Standhartner’in oğlunun Przemysl’de esir düştüğünü de fark etmemiş ve ekmeğin tadının gittikçe daha kötü olduğunda ve kendisine süt yerine incir-kahve karışımı kötü bir şeylerin verilmek zorunda kalındığında da hiçbir şey söylememiş. Sadece bir defa artık çok az üniversitelinin geldiğine şaşırmış, hepsi bu kadar. “Tanrı’m, zavallı adam, kitaplarından başka hiçbir şeyle mutlu olmuyor ve ilgilenmiyordu ki.”

Ama sonra günün birinde o felaket olmuş. Öğleden önce saat on birde bir bekçi ile bir gizli polis gelmiş, yakasındaki rozeti göstermiş ve “Buraya Jakob Mendel diye birisi girip çıkıyor mu?” diye sormuş. Sonra hemen kendisine kitap satacaklarını ya da bir şeyler soracaklarını zanneden Mendel’in masasına gitmişler. Ama ona hemen kendileriyle gelmesini söylemişler ve yanlarında götürmüşler. “Kafe için bütün insanların orada öyle durup iki adamın arasında, kendisinden ne istediklerini anlamaksızın saçlarının üzerine düştüğü gözlüğüyle bir o adama bir öbür adama bakıp duran zavallı Mendel’in etrafına toplanmaları ne kadar ayıptı.” Ama kendisi hemen jandarmaların karşısına geçmiş ve bunun bir yanlışlık olması gerektiğini, Bay Mendel gibi birisinin bir sineğe bile bir şey yapamayacağını söylemiş; ama gizli polisler ona bağırmış, resmî işlere karışmamasını söylemiş. Sonra da onu götürmüşler ve uzun süre, iki sene boyunca artık gelmemiş. Bugün bile hâlâ o zamanlar ondan ne istediklerini gerçekten bilmiyordu. “Ancak yemin ederim ki…” dedi yaşlı kadın heyecanla. “Bay Mendel yanlış bir şey yapmış olamaz. Sizi temin ederim, kesinlikle yanıldılar. Bir suç işlediler. Bu zavallı, suçsuz adama karşı suç işlediler!”

Haklıydı da bu iyi, bu saf Sporschil Hanım. Ortak arkadaşımız Jakob Mendel gerçekten de suç teşkil edecek bir şey yapmamıştı, sadece -daha sonraları ayrıntıları öğrendiğim gibi- tamamen kendisiyle ilgilenmesi ve eşsiz kişiliğiyle açıklanabilecek, çılgınca, safça ve o saçma zamanlarda bile inanılmaz bir aptallık yapmıştı.

Şöyle olmuştu: Yurt dışıyla yapılan tüm yazışmaları kontrol etmekle yükümlü olan askerî sansür dairesinde günün birinde Jakob Mendel diye birisinin yazdığı, imzaladığı ve gerektiği gibi yurt dışına gönderilmek üzere pullanmış bir posta kartı ele geçmişti. Ancak inanılmaz olan, kartın düşman bir ülkeye, Jean Labourdaire, Kitapçı, Paris, Quai de Grenelle adresine gönderilmesi ve bu Jakob Mendel’in aylık “Bulletin biblographique de la France”8 dergisinin yıllık abonman bedelinin önceden ödenmiş olmasına rağmen eline geçmediğine dair şikâyet etmesiydi.

Özel hayatında eskiden lisede Roman dilleri profesörü, şimdi ise üzerine mavi bir savaş üniforması geçirilmiş olan alt kademe bir sansür memuru, bu kart eline geçtiğinde çok şaşırdı. Aptalca bir şaka, diye düşündü. Her hafta iki bin kadar mektupta şüpheli bilgiler ve casusluk şüphesi olan ifadeler ararken ve incelerken böyle absürt bir vakaya rastlamamıştı; yani Avusturya’dan birisinin rahatça Fransa’daki bir adrese bir mektup göndermesi, sanki bu sınırlar 1914’ten beri dikenli tel ile çevrili değilmiş ve Tanrı’nın yarattığı her gün Fransa’nın, Almanya’nın, Avusturya’nın ve Rusya’nın erkek vatandaşları karşılıklı olarak nüfus sayılarını birkaç bin eksiltmiyormuş gibi, yani gayet rahat savaş içinde yurt dışına bir kart yazıp posta kutusuna atması gibi bir şey hiç eline geçmemişti. Bu yüzden bu posta kartını garip bulmuş ve bu saçmalığı üstlerine bildirmeksizin yazı masasının çekmecesine koymuştu. Ancak birkaç hafta sonra yine aynı Jakob Mendel’in Kitapçı Jaoh Aldridge, Londra, Holborn Square adresine gönderdiği “Antiquarian”9 dergisinin son sayılarını temin edebilir mi diye sorduğu bir kart geldi ve yine aynı garip şahıs, bu Jakob Mendel kartı imzalamış ve safça açık adresini bile vermişti. O zaman kendisine giydirilmiş üniforma lise profesörünü biraz huzursuz etmeye başladı. Yoksa bu anlamsız şakanın arkasında gizemli bir şifre mi vardı? Her ne ise, yerinden kalktı, binbaşının önünde topuklarını birbirine vurdu ve iki kartı masasının üzerine bıraktı. Binbaşı omuzlarını kaldırdı. Garip bir durum!

Önce polisi haberdar etti, bu Jakob Mendel gerçekten var mı diye araştırmalarını istedi. Bir saat sonra Jakob Mendel bulunmuş ve şaşkın bir durumda binbaşının önüne getirilmişti. Binbaşı bu garip kartları önüne koydu ve gönderenin kendisi olduğunu kabul edip etmediğini sordu. Sert ses tonundan ve özellikle de önemli bir kataloğu karıştırırken rahatsız edildiğinden dolayı sinirlenen Mendel neredeyse kaba bir tavırla, tabii ki bu kartları kendisinin yazdığını söyledi. İnsanın parasını ödediği abonelik hakkında şikâyet etme hakkı da vardı herhâlde. Binbaşı sandalyesiyle yan masadaki teğmene doğru döndü. İkisi aynı fikirdeymişçesine birbirlerine göz kırptı: Katmerli bir kaçık! Sonra binbaşı bu budalaya sadece bağırıp kovsa mı, yoksa konuyu ciddiyetle ele mi alsa diye düşünmeye başladı. Resmî dairelerde böyle kararsız ve sıkıntılı durumlarda neredeyse her zaman bir zabıt tutulmasına karar verilir. Bir zabıt her zaman iyidir. Faydası olmasa bile zararı da olmaz, sadece milyonlarca yaprak kâğıt arasına anlamsız bir sayfa daha eklenmiştir.

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

Talmud: Geleneksel Yahudi okulları. (ç.n.)

2

Paracelsus: Almanca konuşan İsviçreli doktor ve kimyager. 16. yüzyılın önemli bilim adamlarından ve modern tıbbın kurucularından biri olduğu kabul edilir. (ç.n.)

3

Franz Anton Mesmer: Alman hekim. Aynı zamanda mesmerizmin kâşifi. Buluşunu kendisi “magnétism animal” olarak adlandırmıştır. Mesmer, gözle görülmeyip, ölçülemeyen hayat enerjisinin çeşitli kanallar ile başka alanlara akışını sağlayarak hastalarını tedavi etmeye çalışmıştır. (ç.n.)

4

Carl Gassner, Alman doktor (1855-1942). (ç.n.)

5

Hristiyan bilim: Çağımızda kurulan, özellikle Batı medeniyetinde ortaya çıkan dinî akımlardan “Yeni Düşünüş” ailesine mensup bir mezhep. (ç.n.)

6

Helena Petrovna Blavatsky ya da Helena von Hahn: Rus okültist. Teosofi Derneğinin kurucusu ve teosofinin batıda yaygınlaşmasını sağlayan kişi. Madam Blavatsky diye de bilinir. (ç.n.)

7

Christoph Willibald Gluck: Alman besteci (1714-1787). (ç.n.)

8

Fransa Bibliyografik Bülteni (ç.n.)

9

Sahaflık. (ç.n.)

Конец ознакомительного фрагмента
Купить и скачать всю книгу
На страницу:
2 из 2